KPSS Ortaöğretim Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi Konu Anlatımı

KPSS Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi Konu Anlatımı, KPSS Ortaöğretim Tarih Konu Anlatımı, KPSS Konu Anlatımı, KPSS Ortaöğretim Konu Anlatımı, Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi Konu Anlatımı, Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi Konu Anlatımız

Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi

XX. Yüzyıl Başlarında Dünya

I. Dünya Savaşı

Nedenleri

Savaşların yaşanmasının özel nedenleri olmakla birlikte genel nedenleri vardır. Dünyanın büyük ülkeleri, küçük ülkeleri istedikleri şekilde yönlendirebilirler ve ülkelerin yer altı kaynaklarını da istedikleri gibi kullanabilirler. Fransa’nın uzun dönem sömürgesi altında tuttuğu Afrika ülkeleri bunun en açık örneklerindendir. Ancak bazı ülkeler, büyük ülkelere karşı güçlerini gösterebildikleri için bu ülkeleri işgal altında tutmak zorlaşır ve bu da “ülkeler savaşının” dünya savaşına dönmesine neden olur. Birinci dünya savaşı nedenleri şunlardır;

» Ham madde ve sömürge arayışı,
» Almanya ile İngiltere arasında yaşanan ekonomik rekabet,
» Silahlanmanın hızla yayılması,
» Fransız ihtilalinin neden olduğu “milletçilik” akımının etkisi,
» Fransızların “Alsos-Loren” bölgesini Almanlardan geri istemesi,
» Devletler arasında meydana gelen bloklaşma,
» Rusya ile Avusturya’nın Balkanlar üzerinde çıkar çatışmasına girmesi,
» Siyasi birliği geç tamamlayan Almanya ile İtalya’da siyasi dengelerin değişmesi, birinci dünya savaşının nedenleridir.

Sonuçları

» Birinci Dünya Savaşının en önemli sonuçları maddeler halinde şöyledir:
» Tarihin o güne kadar gördüğü en kanlı savaştır. Toplam olarak, yaklaşık 40 milyona yakın insan öldü veya yaralandı.
» Avrupa’nın siyasi haritası değişti. İmparatorluklar parçalandı, birçok yeni devlet kuruldu.
» Avrupa’da güç dengeleri değişti. Almanya zayıflarken İngiltere ve Fransa ön plana çıktı.
» Savaşı kaybeden devletler ağır şartlara mahkum edildiler. Bu durum İkinci Dünya Savaşını doğuran faktörlerden biridir.
» Avrupa’da yeni siyasi ideolojiler ve rejimler ortaya çıktı.
» Milletler Cemiyeti kuruldu.

Sovyet Sosyolist Cumhuriyetler Birliği’nin Kurulması

Çarlık Rusyası’nın Yıkılışı ve Bolşevik ihtilali

I. Dünya Savaşı’nda hayat şartlarının ağırlaşması, yolsuzlukların artması üzerine kadın işçilerin başlattığı grev daha sonra toplumsal bir harekete dönüştü. 1917 Martında yaşanan bu gelişmeler sonucunda zor durumda kalan Çar II. Nikola tahttan çekildiğini açıkladı. Duma adi verilen meclis tarafından ise geçici bir hükûmet kuruldu. Ancak sürgündeki lider İlyiç Lenin’in “Barış, toprak ve ekmek” vaatleriyle Petersburg’a gelmesiyle Bolşevikler geçici hükûmeti devirerek Ekim 1917’de Bolşevik ihtilali’ni gerçekleştirdiler. Bunun üzerine çar yanlılarından oluşan “Beyaz Ordu” yeni yönetime karşı saldırıya geçti. Üç yıl süren iç savaşı Bolşevikler kazandı. Bu iç savaşta 13 milyon insan hayatını kaybederken ülkede kıtlık baş gösterdi. Sosyalizmi uygulamaya başlayan Bolşevikler ilk iş olarak bütün toprakları köylülere dağıttı. Özel bankalar ve işletmeler devletleştirildi. ÇEKA (Sovyet Haber AIma Teşkilatı) ile tüm muhalifler etkisiz hâle getirildi. Bu yapılanlar üretimde düsüse neden olunca ücretsiz cumartesi çalışmaları ile “Çalışmayana yiyecek yok.” prensibi uygulandı. Bunun üzerine Devlet Başkanı Lenin ekonominin güçlenmesi amacıyla Novaya Ekonomiçeskaya Politika (NEP) adi verilen yeni ekonomik politikasını ilan etti.

Buna göre;

– Tarım ürünlerine el konulmaktan vazgeçildi. Çiftçiye, esnafa ve tüccara kolaylıklar sağlandı.
– Özel mülkiyete dokunulmadı.
– Ticari işletmeler Nepmen denen iş adamlarına bırakıldı.
– Para sistemi ve piyasa ekonomisi geri getirildi.

1923’te ülke federasyona dönüştürülerek SSCB adını aldı.1924 yılında İlyiç Lenin’in ölmesiyle devlet başkanlığına Joseph Stalin geldi. Stalin, Birinci Beş Yıllık Kalkınma Plant’nı hazırlayarak Rusya’nın Öz kaynaklarıyla büyümesi gerektiğine inandı. Bu planlar temelde “Az ye, çok çalış” prensibine dayandırıldı. Bunun için köylünün elindeki küçük toprakları birleştirerek Kolektifleştirme Politikası izledi. Özel mülkiyete son verilerek kamu mülkiyeti getirildi. Bütün köylülerin kolhozlara (büyük devlet çiftlikleri) toplanması sağlandı. Köylülerin çok sert muhalefeti ile karşılaşılan bu politika sonucu yaklaşık dört milyon civarında köylü öldü ve tarımsal üretim düştü. Yine bu dönemde eski fabrikalar modernleştirilerek traktör imalatı ve demir – çelik alanlarında yeni fabrikalar kuruldu.

Rusların Orta Asya’yı istilası

XX. yüzyılın başlarından itibaren çarlık yönetiminin baskılarına maruz kalan Türkler ve diğer uluslar 1905 yılında Rusya’ya karşı ayaklandılar. Özellikle Yusuf Akçura ve İsmail Gaspıralı önderliğinde 1905 yılında Rusya Müslümanları I. Kongresi düzenlendi. Çalışmalar sonucunda Rus Meclisi Dumaya temsilciler gönderildi. Bu temsilciler arasında yaptığı çalışmalarla ün kazanan Ufa Müslümanlarının temsilcisi olarak gönderilen A. Zeki
Velidi Togan yer aldı. Ancak siyasi ve kültürel hakları verilmeyen Türkler 1916 senesinde Türkistan’da “Milli istiklal Ayaklanması”nı başlattılar. Bu gelişmelerden rahatsız olan Rusya harekete geçerek 1920 yılından itibaren Türk devletleri üzerindeki baskıyı artırdı. Bağımsız olan Türk devletlerine teker teker son veren Ruslar bölgede asimilasyon politikasını hayata geçirmeye başladı.

Bunun içinde;
– Bölgedeki Türkler Hristiyanlaştırılmaya çalışıldı.
– Bölgede Rus okulları açıldı. Ancak Türkler bu okullara rağbet etmedi.
– Rus harita ve kitaplarından Türkistan ismi silindi ve kullanılması yasaklandı.
– Türkler arasında birlik ve beraberliğin bozulması amacıyla farklı lehçelerin kullanılması yaygınlaştırıldı. Türkler arasında boy (asabiyet) duygusu ortaya çıkarıldı.
– Tarih kitaplarında Türklerin milli ruhunu konu alan eserlere yer verilmedi.
– Cami ve mescitler çeşitli bahanelerle yıkıldı. Buraların mal ve mülkleri devletleştirildi.
– Din adamı yetiştiren medreseler kapatıldı. Din adamları sürgün edildi.
– Yüz binlerce Türk, işçi sıfatıyla Rusya’nın uzak bölgelerine gönderildi.
– Rus – Kiril harfleriyle karışık Latin harf sistemine geçilerek Türklerin öz dillerini unutmasına sebep olundu.

Basmacı Hareketi

Baskın yapan, hücum eden manasına gelir. 1918 yılında Rusların Mili Hokand Hükûmetini devirmesiyle ortaya çıkan ve amaçları Türkistan’ı Ruslardan kurtarmak olan hareketin genel ismidir. Hokand kentinde başlayan bu hareket zamanla tüm Türkistan’a yayıldı. Bu hareketin parolası “Çar ve Ruslar defolun, Müslümanlara hürriyet ve Türkistan Türkistanlılarındır.” olmuştur.

1921 yılında Enver Paşa’nın Basmacı Hareketi’ne katılmasıyla mücadeleler şiddetlendi. Bu tarihlerde Ruslar da genel bir saldırıya geçince Korbaşı adi verilen Basmacı liderleri birbirlerinden ayrıldılar. 1922 yılında Enver Paşa şehit oldu.1936 yılına kadar süren bu hareket Basmacı liderlerinin kendi aralarındaki liderlik mücadeleleri, Ruslar karşısında yeteri kadar askerî teçhizatın olmaması gibi nedenlerden dolayı sona erdi. II. Dünya Savaşı’nda ise bölge Türkleri zorla savaş meydanlarında ölüme sürüklenirken aynı zamanda düşmanla iş birliği yaptığı gerekçesiyle de Kırım, Karaçay, Balkar, Ahıska, Çeçen ve İnguş Türklerini Orta Asya’ya ve Sibirya’ya sürgün ettiler.

Orta Doğu ‘da Manda Yönetimlerinin Kurulması

İngiltere ve Fransa San Remo Konferansı’nda Orta Doğu ülkelerini paylaştılar. Buna göre, Fransa, Suriye ve Lübnan’da; İngiltere ise Irak, Filistin ve Ürdün’de manda yönetimleri kurdu.

İngiltere ve Orta Doğu

Arabistan Yarımadası

Mekke Emiri Şerif Hüseyin sava bitikten kısa bir süre sonra kendini Arap ülkelerinin kralı ilan ederken, oğullarını da Ürdün ve Irak’a kral tayin etti. 1924 yılında da halifeliğini ilan ederek bölgedeki konumunu güçlendirdi. Bunun üzerine Necd Emiri Abdülaziz ibn-i Suud, Şerif Hüseyin’e savaş ilan etti. Yapılan mücadeleyi kazanan ibn-i Suud kendini Hicaz ve Necd kralı ilan etti.1932 yılından itibaren ise Suudi Arabistan Krallığı ismini aldi.1936 yılında Aramco adli şirkete petrol ayrıcalığı vererek bölgesindeki ABD’nin etkisini artırdı.

Irak

San Remo Konferansı sonucu İngiltere, Irak’ta kendi politikalarına uygun bir yönetim oluşturmak için Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in oğullarından biri olan Faysalı, Irak Krallğı’na getirdi. Ancak bu durumu kabul etmeyen Irakilar bağımsızlık mücadelesine girişti. 1930 senesinde yapılan antlaşma sonucunda Irak bağımsızlığını kazandı ancak ingiltere I. Dünya Savaşı öncesine kadar yönetime kendi adamlarını getirmek suretiyle Irak’taki ege-
menliğini sürdürdü.

Fransa ve Orta Doğu

San Remo Konferansı’yla kendisine Suriye ve Lübnan verilen Fransa 1920 yılında merkezi $am olmak üzere Lübnan ve Filistin topraklarını da içine alan Suriye Krallığı’nı kurdu. Ancak bu zamanlarda Anadolu’da işgal yerlerde tutunamayan Fransa, TBMM ile Ankara Antlaşması’nı imzalayarak güneyden çekildi ve tüm dikkatini Suriye’ye yöneltti. Asker baskılarla buraları elinde tutamayacağını anlayan Fransa 1926 yılında Lübnan’a. 1930 yılında da Suriye’ye bağımsızlık verdi. Bölgeden ise l. Dünya Savaşı’ndan sonra tamamen çekildi.

Uzak Doğu’da Yeni Bir Güç: Japonya

XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar derebeylik (feodal) düzenin hâkim olduğu Japonya, dış dünyaya kapalı bir ülkeydi. Şogun adı verilen ordu komutanı, bu derebeylerin en güçlüsünden seçiliyordu. Asıl güç Şogun’un elindeydi. İmparator sembolik olarak devletin başındaydı. Batılı devletler ticari gerekçelerle Japonya’yı kapılarını kendilerine açması için zorlamaya başlayınca 1854’te Batılı devletlerle ticari anlaşmalar yapıldı. Ancak Japonya’nın Batı’ya açılımı, ülkede tepkiyle karşılandı ve anlaşmayı imzalamakla suçlanan Şogun yönetimi, ülke üzerindeki etkisini kaybetti. 1867’de genç yaşta tahta geçen İmparator Mutsuhito’nun aydınların Batı tarzı yenilikler yapılması fikirlerine destek vermesiyle Japonya’da “Meiji Restorasyonu” denilen reform süreci başlamış oldu.

1867’de genç yaşta tahta geçen İmparator Mutsuhito, Japonya’yı batıya açacak köklü ve kalıcı reform süreci başlattı. Bu döneme “Meiji Restorasyonu” (Aydın Hükümet Dönemi) denir. Ancak bu reformlar, halk ve samuraylar tarafından tepkiyle karşılandı. Hükümetin kararlı adımlarıyla reformlar hayata geçti.

Bu reform sürecinde yapılan yenilikler ise şunlardır:
» 1868’de feodal düzen yıkılarak Batı tarzı hükümet kuruldu.
» Hukuk düzeni, Prusya-Alman modeline göre yeniden düzenlendi.
» Eğitim alanında yapılan yenilikler sonucu yüksek bir okuryazarlık oranına ulaşıldı.
» Takvim değiştirildi.
» Giyim kuşamda Batı örnek alındı.
» Çağdaş bir bankacılık sistemi oluşturuldu.
» Çağdaş düzenli ordu kuruldu, Prusya’dan uzmanlar getirildiği gibi Japon subaylarda eğitim için Avrupa’ya gönderildi, , İngiltere’den de donanma kurulmasında faydalanıldı.
» Dışarıdan çağdaş silahlar satın alınırken yerli bir silah sanayisi de kuruldu.
» Ulaşım ve haberleşmeye önem verildi. Demir yolları ve telgraf hatları döşendi.
» Gerçekleştirilen bu reformlarla kısa sürede gelişen Japonya XIX. Yüzyılın sonlarında güçlü ve zengin devlet hâline geldi.
» Hızla sanayileşen Japonlar hammaddeye duydukları ihtiyacı karşılamak için Asya kıtasına doğru yayılmacı bir politika izlemeye başladı.
» Çin’in yönetimindeki Kore’yi ele geçirmese de, Batılı devletler ve Rusya’nın tepkisi nedeniyle elde ettiği toprakları » Çin’e geri verdi.
» Çin toprakları Japonya ve Rusya arasında rekabet alanı hâline geldi. Rusya ile Japonya arasında 1904-1905 savaşı çıktı. Rusya bu savaşta yenilerek Çin ve Kore üzerindeki etkisini kaybetti. Japonya bir süre sonra Kore’yi topraklarına katarken Rusya ve Çine karşı elde ettiği başarılarla Uzak Doğu’da yeni bir güç olarak ortaya çıktı.

Dünya Ekonomik Krizi
Büyük Buhran, 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı veya pek bilinmeyen ismiyle Büyük Depresyon, 1929’da başlayan (etkilerini ancak 1930 yılının sonlarında tam anlamıyla hissettiren) ve 1930’lu yıllar boyunca devam eden ekonomik buhrana verilen isimdir. Buhran, Kuzey Amerika ve Avrupa’yı merkez almasına rağmen, dünyanın geri kalanında da (özellikle de sanayileşmiş ülkelerde) yıkıcı etkiler yaratmıştır.

Büyük Bunalım en çok sanayileşmiş şehirleri vurmuş, bu kentlerde bir işsizler ve evsizler ordusu yaratmıştır. Bunalımdan etkilenen birçok ülkede inşaat faaliyetleri durmuş; tarım ürünü fiyatlarındaki %40-60’lık düşüş, çiftçileri ve kırsal bölge nüfusunu kötü etkilemiştir.[1] Talebin beklenmedik düzeyde düşmesi nedeniyle madencilik alanı buhranın en fazla etkilendiği sektörlerden biri olmuştur. Büyük Buhran farklı ülkelerde farklı tarihlerde sona ermiştir.

1929 Bunalımı temelde ABD’de borsanın çöküşüne ithaf edilse de; o yıllarda yeryüzündeki ekonomik koşullara, krizin büyüklüğü ve etkisine bakıldığında Büyük Dünya Bunalımı adını almayı hakettiği açıkça görülmektedir. Bunalım dünyada 50 milyon insanın işsiz kalmasına, yeryüzündeki toplam üretimin %42 oranında ve dünya ticaretinin de %65 oranında azalmasına neden olmuştur. 1929 yılına kadar dünyada oluşan diğer krizlere bakıldığında dünya ticaretinin en fazla %7 oranında düştüğü düşünülürse 1929 bunalımının ne derece etkili olduğu tahmin edilebilir.

Dünyayı bu denli etkileyen büyük bunalımı sebep ve sonuçları ile anlayabilmek için öncelikle I. Dünya Savaşı sonrasında dünyada oluşan ekonomik ve sosyal koşulları göz önünde bulundurmak gerekir.

I. Dünya Savaşı dolaylı ya da doğrudan tüm dünyayı etkilemekle beraber, savaş sonrasında oluşan dünya tablosundaki en önemli figürler gerek yaşadıkları değişimler gerek dünya ekonomisine etkilerinden dolayı ABD, Birleşik Krallık ve Almanya oldu.

Savaşa kadar dünyada hegemonik güç sayılan İngiltere, kan kaybeden bir ülke durumuna geldi. Savaş sonrası Amerika’dan alınan borçla yeniden kurulan altın standardıyla değer kazanan pound, İngiliz ihracatının azalmasına sebep oldu. Daha az ihracat daha fazla altının dışa akımına bu da yeniden borçlanmaya neden oldu.

O yıllarda Almanya ise Amerika’nın savaş sonrasında istediği tazminat sorunuyla karşı karşıyaydı. Ekonomisi durma noktasına gelen Almanya, tazminat sorununa çözüm olarak para basmayı denedi. Bu para Amerika tarafından kabul edilmediği gibi Almanya’da hiperenflasyona neden oldu. Daha sonra tazminat sorunu 1924 yılında Amerika’nın önerdiği Dawes Planı ile çözülmeye çalışıldı. Bu plana göre ABD Almanya’ya yeniden yapılanması için kredi verecek; yapılanmasını tamamlayan Almanya daha sonra ABD’ye borçlandığı tazminatı ödeyecekti.

İki Savaş Arasında Avrupa

Barışın Sürekliliğini Sağlama Çabaları

I. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle barış çabaları ABD önderliğinde başlatıldı. 32 devletin katılımı ile toplanan  Paris Barış Konferansı’nda uluslararası bir teşkilatın kurulması kabul edildi. Bunun üzerine 10 Ocak 1920 tarihinde merkezi Cenevre olmak üzere Milletler Cemiyeti kuruldu.

Uluslararası barışı korumak amacıyla bir araya gelen Almanya, İtalya, İngiltere, Belçika, Polonya, Fransa ve Çekoslovakya arasında ise 1925 tarihinde Locarno Antlaşması imzalandı. Böylece Almanya uluslararası iş birliğine tekrar dâhil oldu. Bu antlaşmadan kısa bir süre sonra ise Almanya Milletler Cemiyetine de üye oldu. Barışın sürmesi yolundaki çabaların en önemlilerinden birisi de 1928 yılında Paris’te ABD, ingiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Çekoslovakya, Belçika, Almanya ve Polonya tarafından imzalanan Briand-Kellogg Paktı oldu. Bu pakta aynı yıl SSCB ve Türkiye de dâhil oldu. Buna göre savunmaya dayanmayan savaş, kanun dışı sayılmıştır.

İki Savaş Arasında Dünya

I. Dünya Savaşı’ndan sonra siyasi, ekonomik, kültürel, teknolojik ve bilimsel birçok gelişme yaşandi. Bu gelişmeleri şöyle sıralayabiliriz;

– Sanayide kullanılan petrol ve elektrik evlere girdi.
– C vitamini keşfedildi.
– Elektron mikroskobu bulundu.
– DDT adiyla ilk kez böcek ilaçları kullanıldı.
– Kanadalı bilim insanları pankreas özütünden insülin elde ettiler.
– Taşıt üretimi art. Uluslararası yolcu uçakları faaliyete geçti.
– Şehircilk ve mimari gelişti Mimari bir akım olan Bauhaus şehir planlamasında öne çıktı.
– ABD’de “Empire State Building” yapıldı ve gökdelen sayısında artışlar yaşandı.
– Radyo kullanımı yaygınlaştı. Radyonun kullanılmasıyla “Konuşan Basın” denilen dönem başladı.
– Çizgi film endüstrisi oluştu. Sinema sektörü gelişti.
– Albert Einstein izafiyet Teorisi ile bilim dünyasında çığır açtı.
– Bazı hastalıkların tedavisi için aşılar ve ilaçlar bulundu. Organ nakline başlandı. Tüberküloz tedavisi için BCG aşısı bulundu.
– Alexander Fleming penisilini keşfetti.
– Psikoloji önem kazandı. “Varoluşçuluk” ve “Fenomenoloji” gibi yeni akımlar ortaya çıktı.
– Tarih yazıcılığı değişti. Gelenekselleşen tarih yerine yerel, sosyal, ekonomik ve medeniyet konuları ön plana çıktı.
1929 yılında iki savaş arası Avrupa ve dünyayı özetleyen John Steinbeckin “‘Gazap Üzümleri” adlı eseri büyük ilgi gördü.
– Salvador Dali’nin öncülüğünde “Sürrealizm” (Gerçeküstücülük) ve “Ekspresyonizm” (Dışa vurumculuk) akımları ortaya çıktı.
– ABD’de başlayan “Caz” tüm Avrupa ülkelerinde yayıldı.

Atatürk Dönemi ve Türk Dış Politikası

Türkiye’nin Milletler Cemiyetine Girişi (1932)

Türkiye 1920 yılında kurulan Milletler Cemiyetine girmeye, cemiyetin Musul sorunundaki taraflı tutumu nedeniyle acele etmemiştir.

Ancak Türkiye’nin 1930’dan sonra;

* Barışçı bir politika izlemesi,
* Uluslararası politikada ağırlığını hissettirmesi,
* Batılı devletlerle sorunlarını çözmesi

Milletler Cemiyetine davet edilmesine ortam hazırlamıştır.

– Milletler Cemiyeti 6 Temmuz 1932 tarihli genel kurulda İspanya temsilcisinin teklifi ile Türkiye’yi davete karar vermiştir. Yunanistan bu olay sırasında Türkiye’yi desteklemiştir.

TBMM, 9 Temmuz’ daveti kabul etmiş, 18 Temmuz 1932’de alınan genel kurul kararıyla Milletler Cemiyetine üye olmuştur.

– 1928’de Ankara’da Türkiye ike Afganistan arasında Türk- Afgan dostluk ve İş Birliği Antlaşması imzalanmıştır. Afgan Kralı Amanullah Han ve eşi 1928’de Türkiye’ye resmi bir ziyarette bulunmuştur. Bu ziyaret yabancı bir devlet adamının Türkiye’ye yaptığı ilk ziyarettir.
– 1926’da Türk- İran Güvenlik ve Dostluk Antlaşması imzalanmıştır.

Balkan Antantı

– 1930’da Türk-Yunan etabli sorununun çözülmesi ve Venizelos’un Türkiye’yi ziyareti iki devlet arasındaki ilişkileri iyileştirmişti.
– Bulgaristan komşularından toprak talep ediyordu.
– Arnavutluk için Balkan Antantı’na katılmadı.
– 1932 yılından itibaren dünyada güç dengeleri değişmeye başladı.
– İtalya ve Almanya’da ortaya çıkan totaliter rejimler (Faşizm ve Nazizm)’in saldırgan ve yayılmacı politikaları, Balkan Yarımadası’ndaki devletleri endişelendirdi.
– Türkiye, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya, Atina’da toplanarak 9 Şubat 1934’te Balkan Antantı’nı imzaladılar.
– Bu antant ile sınırlar karşılıklı olarak güvenlik altına alındı.
– Balkan ülkesi olan Bulgaristan revizyonist bir politika takip etmesi, Arnavutluk ise İtalya’nın baskısı altında bulunması nedeniyle bu antanta katılmadı.
– Yugoslavya’nın paktan ayrılması ile pakt dağıldı.

Montreux (Montrö) Boğazlar Sözleşmesi (1936)

Lozan Antlaşması ile sorunun “Uluslararası Boğazlar Komisyonu”na bırakılmasını kabul eden Türkiye,1930’lardan itibaren yayılmacı bir politika izleyen İtalya’ya karşı bu sorunu ilk defa 1933 yılında toplanan “Londra Silahsızlanma Konferansı”nda dile getirdi.

İtalya’nın 1935’te Habebiştan’a saldırması, Almaya’nın da Ren Bölgesi’ne asker sevk etmesi üzerine Türkiye Boğazlar Sözleşmesi’nin değiştirilmesi konusunda harekete geçti. Bu süreçte de SSCBve Balkan Antantı’na üye olan devletler Türkiye’ye destek verdi.

İngiltere ise İtalya’nın amaçlarını bildiği için bu girişimi yapılmasını istedi. bunun üzerine 1936’da İsviçre’nin Möntre kentinde konferans toplandı. Türkiye, Avusturalya, İngiltere, Yunanistan, Japonya, Romanya, SSCB, Fransa ve Yugoslavya arasında Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı.

Bu antlaşmaya göre;

– Boğazlar Komisyonu’nun bütün görev ve yetkileri Türkiye’ye bırakılmıştır
– Türkiye Boğazların iki yakasında asker ve silah bulundurma hakkına sahip olmuştur.
– Ticaret gemilerinin Boğazlardan geçişi serbest bırakılmıştır.
– Yabancı savaş gemilerinin Boğazlardan geçişine sınırlama getirilmiştir. Boğazlardan geçmek isteyen savaş gemilerine 15 gün önceden – Türk tarafından izin alınması zorunluluğu getirilmiştir.
– Türkiye savaşa girerse ve ya savaş tehlikesiyle karşı karşıya kalırsa Boğazları istediği gibi açıp kapatma hakkına sahip olmuştur.

Sadabat Paktı (1937)

– İtalya’nın Habeşistan’ı işgal etmesi ve doğu ülkelerini hedef alan yayılmacı siyaseti üzerine Türkiye öncülüğünde İran, Irak ve – Afganistan bir araya geldiler.
– Bu ilişkilerin kurulmasında İran Şahı Rıza Pehlevi’nin 1934 yılında Türkiye’yi ziyareti de etkili olmuştur.
– Yapılan görüşmeler sonucunda İran’ın başkenti Tahran’da Sadabat Paktı imzalandı.
– Sadabat Paktı’na göre; üye ülkeler birbirlerinin iç işlerine karışmamayı, ortak sınırlara saygı göstermeyi kabul ettiler.
– Sadabat Paktı ile de doğu sınırlarının güvenliğini sağlamış oldu.
– Türkiye ile Hatay meselesi ve Irak ile toprak sorunu olan Suriye, Sadabat Paktı’na katılmadı.

Hatay Sorunu ve Hatay’ın Ana Vatana Katılması (1939)

– II. Dünya Savaşı’nın çıkma ihtimali üzerine Fransa 1936’da Suriye ve Lübnan üzerindeki mandasını kaldırılmıştır.
– Fransa’nın Suriye mandasını kaldırmasının ardından Hatay’ı Suriye’ye bırakmak istemesi üzerine Türkiye 9 Ekim 1936’da Fransa’ya verdiği bir notayla Suriye’ye ve Lübnan’a yapıldığı gibi Hatay’a da bağımsızlık verilmesini istemiştir.
– Fransa’nın bu notaya olumsuz cevap vermesi üzerine sorun Milletler Cemiyetine havale edilmiştir.
Sorun, 14-16 Aralık 1936 tarihleri arasında Milletler Cemiyetinde görülmüş ve İsveç temsilcisi Sandler, rapotör olarak tayin edilmiştir.
– Sandler Raporu’nun değerlendirilmesinin ardından Milletler Cemiyeti Hatay’ın iç işlerinde bağımsız, dış işlerinde Suriye’ye bağlı olmasını kabul etmiştir.
– 1938 yılında Fransa, Hatay’da seçim yapılmasına izin vermiş yapılan seçimler sonucu Hatay Meclisi bağımsızlık ilan ederek Hatay Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Hatay’ın ilk Cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen, Başbakanı ise Abdurrahman Melek’tir.
– 23 Haziran 1939’da Fransa ile Türkiye arasında yapılan bir antlaşma sonunda Hatay’ın Türkiye’ye katılması kabul edilmiştir.Bunun üzerine Hatay Meclisinin aldığı kararla Hatay 30 Haziran 1939’da Türkiye’ye katılmıştır.
– Hatay’ın Anavatan’a katılmasında Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın çalışmaları etkili olmuştur.

II. Dünya Savaşı

Savaşın Nedenleri

– Dünya Savaşından yenik çıkan devletlerin çok ağır antlaşma yapmaları,
– Dünya savaşından sonra yapılan antlaşmaların barışı korumak yerine yenen devletlerinin çıkarını koruması. Özellikle Almanya ile imzalanan Versay antlaşmasından Almanların rahatsız olması.
– Barışı korumak için yapılan çalışmaların ve Milletler Cemiyeti’nin yetersiz kalması
– Almanya, İtalya ve Japonya’nın saldırgan tutumları.
– Dünya savaşından sonra sınırlar çizilirken milliyetçilik ilkesine uyulmaması ( Çekoslovakya, Yugoslavya)
– Devletler arasındaki siyasi dengelerin bozulması.
– Dünya savaşından sonra Almanya, Avusturya Macaristan İmp. ve Rus Çarlığının yıkılması Avrupa diplomasisinde güçler dengesinin sarsılmasına neden olmuştur.
– Osmanlı Devletinin yıkılması ile Orta Doğu’da güçler dengesi bozulmuş, bu boşluğu Fransa ve İngiltere doldurmaya çalışmıştır.
– Rusya’da gerçekleşen devrim sonucu Rusya komünizmi benimsedi ve kapalı bir politika izledi.

Savaş Öncesindeki Gelişmeler

Almanya

– Versay Antlaşması’nın Almaya’ya getirdiği zorluklar ve 1929 Dünya Ekonomik Buhranı, Nazileri Almanya’da iktidara taşımış ve Hitler’in girişimiyle Almanya’da diktatörlük dönemi başlamıştır. Kahverengi Gömlekliler Nazileri desteklemiştir.

– 1 Mart 1935’te Versay Antlaşması’yla Fransa’ya bırakılan Saar Bölgesi, halk oylaması sonucunda Alman yönetimine geçmiş, Versay’ın getirdiği askeri kısıtlamalardan kurtulmak isteyen Almanya, gizlice silahlanmaya başlayarak Ekim 1933’te Silahsızlanma Konferansı ve Milletler Cemiyetinden çekilmiştir.

– Almanya 7 Mart 1936’da, askerden arındırılan Ren bölgesine asker göndermiş, Fransa bu durumu kabul etmek zorunda kalmıştır.13 Mart 1938’de Almanya, Avusturya ile birleştiğini ilan ederek burayı ihlak etmiş(Anchluss Olayı) 15 Mart 1939’da Çekoslavakya’yı işgal etmiştir.

– Versay Antlaşması’yla Polonya’ya verilen Danzig Bölgesi,halen Alman yönetiminde olan Doğu Prusya ile Almanya arasında kara bağlantısını kestiğinden Alman Hükumeti, Polonya Hükumetinden Doğu Prusya’yla arada bir kara bağlantısı oluşturulması yönünde bir teklifi görüşmesini istemiş ve böylece Danzig Sorunu ortaya çıkmıştır.

– Böylece Hitler “Hayat Sahası” politikasını uygulamaya koymuştur. Almanya’nın Çekoslavakya’yı işgal etmesi İtalya’yı cesaretlendirmiş ve İtalya Arnavutluk’u işgal etmiştir.

– İngiltere ve Fransa’nın duruma tepki göstermeleri Almanya ve İtalya arasında Çelik Pakt oluşumunu hızlandırmıştır.

– Almanya 23 Ağustos 1939’da SSCB ile de bir Saldırmazlık Paktı imzalamıştır.

Japonya

Dünya Savaşı’ndan sonra Japonya Asya’da yayılmacı bir politika izledi. Çünkü Avrupalı devletlerin birbiri ile olan mücadeleleri, Uzak Doğu’ya olan, ilgilerini azaltmıştı. Bu durum karşısında Japonya;

– Almanya’ya karşı savaşa girerek pasifikte ona ait (Carolina, Marianne ve Marshall) adaları işgal etti.
– Çin’den birçok ekonomik ayrıcalıklar kazandı.

Japonya, 1920’li ve 1930’lu yıllarda Uzak Doğu’nun en güçlü devleti oldu. Uzak Doğu’da topraklarını genişletmek isteyen Japonya, doğal kaynaklar açısından zengin olan Mançurya ve Çin’e egemen olup Asya içlerine kadar yayılmak istedi. Bu gelişmeler, Uzak Doğu’da çıkarları olan Avrupa devletlerini, Japonya’ya karşı bir takım önlemler almaya sevk etti.

– 1922 ‘’Washington Deniz Silahsızlanması Konferansı’’ bu amaçla yapıldı. Burada Japonya’nın Çin’e yönelik tehdidini azaltmak için kararlar alınırken Japon deniz kuvvetleri de sınırlandırıldı.
Liberallerin iktidarda olduğu 1927’ye kadar Japonya, ele geçirmek istediği bölgeleri, ekonomik nüfuzu altına aldı. Daha sonra askeri destekli hükümetlerin iktidara gelmesi ve 1929 Ekonomik Buhranı’nın çıkması, Japonya’nın yumuşak yayılma politikasını değiştirdi. Bu tarihten itibaren Japonya, yayılımcı politikasını askeri güce dayandırdı.

– 1931’de Mançurya’yı işgal eden Japonya yönünü Çin’e çevirdi.
– Asya’daki faaliyetlerinde serbest kalmak amacıyla, 1933’de Milletler Cemiyetinden; 1934’te Washington Antlaşması’ndan çekildi.
– Aynı zamanda 1934’te, ‘’Asya, Asyalılarındır.’’ diyerek Batılıların Çin’le olan münasebetlerini kesmelerini istedi.
– Japonya’nın 1937’de Çin’e saldırması nedeniyle ABD ve İngiltere, Çin’e yardım etti.
– 1938’de Japonya doğu ve orta Çin’in topraklarını ele geçirdi.
– Batılıların Doğu Asya’dan atılmasını öngören ‘’Yeni Düzen’’i ilan etti.

Japonya’nın savaş öncesi Mançurya ve Çin’i alması ve Uzak Doğu’da yayılmacı bir politika izlemesi sonucu Pasifik savaşın cephelerinden biri oldu.

İtalya

I.Dünya Savaşı’nda istediklerini elde edemeyen İtalya, savaşın sonunda siyasi, sosyal ve ekonomik sıkıntılarla karşılaştı. Bu sorunlar sonucu 30 Ekim 1922’de Benito Mussolini iktidara geldi. Mussolini;

– İtalya’da aşırı milliyetçilik esasına dayanan faşist bir yönetim kurdu.
– Muhalefeti ve demokratik kurumları ortadan kaldırarak merkezi hükümeti güçlendirdi.
– Ülkedeki farklı etnik grupları zorla İtalyanlaştırmaya yönelik bir politika izledi.

İtalya’nın uzun süreden beri gerçekleştirmek istediği sömürgecilik emelleri, Mussolini ile birlikte ‘’Roma İmparatorluğunun yeniden kuruluşu’’ adı ile milli bir ideale dönüştü Bu anlayışla hareket eden İtalya Afrika ve Balkanlarda yayılmacı bir siyaset izlemiştir.

– İlk olarak Yugoslavya ile sorun yaşandı. ‘’Serbest Şehir’’ olarak bağımsızlık statüsüne kavuşturulan Fiume, İtalya’nın Yugoslavya’ya baskısı sonucu 1924’te İtalya’ya katıldı.
– İtalya 1924’te Yunanistan’a bağlı Korfu Adasını işgal etmiştir.
– 1924 yılının sonunda Arnavutluk’u nüfuzu altına aldı.

Ülkeler Arası Bloklaşmalar

Almanya’nın, 1936’da Avusturya’nın bağımsız bir devlet olarak kalacağını taahhüt etmesi, İtalya-Almanyailişkilerni geliştirilmiş, böylece Avrupa’da bir İtalyan-Alman ortak cephesi olan “Berlin-Roma Mihveri” kurulmuştur.

1936’da SSCB’ye karşı Almanya ve Japonya birbirine yakınlaşmış, 25 Kasım 1936’da Almanya ile Japonya arasında Anti Komitern Paktı kurulmuştur.Bu pakta daha sonra İtalya da katılmıştır.

Siyasi rejim temeline dayalı bu ittifakla “Berlin-Tokyo Mihveri” kurulmuş, İtalya’nın 5 Kasım 1937’de bu Pakta katılması ile “Berlin -Roma-Tokyo Mihveri” teşekkül etmiştir.

Hayat Sahası

I. Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın üzerinde bulunduğu toprakların Alman ırkına yeterli gelmeyeceğine ilişkin mevcut olan fikrin, Hitler tarafından Almanya’nın Avrupa’da yayılma politikasının bir gerekçesi olarak kabul edilmesi sonucunda ortaya çıkan kavramdır.

Benzer iddialar Japon ve İtalyanlar tarafından da ileri sürülmüştür.

Maginot Hattı

Fransız generalleri, 1930’larda dünyanın en güçlü savunma hattını kurmaya karar vererek Maginot Hattı’nı oluşturmuşlardır.

II. Dünya Savaşı’na kadar hiç test edilmeyen bu hat, birbirinden bir top atımı uzaklıkta 50 savunma kulesi ve bunlara bağlantılı yer altı sığınaklarından oluşmuştur. Alman’lar Ardennes’de Fransız hatlarını yararak “aşılmaz” Maginot Hattı’nı geçmiş ve Belçika sınırına yığılmış olan Fransız ordularını arkadan sararak teslim almışlardır.

Savaş Yılları

Avrupa’da Savaş

– Almanya’nın Norveç’i işgali üzerine İngiltere’de Churchill, Chamberlain’ın yerine geçmiştir.

– 10 Haziran’da İtalya, İngiltere ve Fransa’ya savaş açmıştır.

– Ağustosta İtalya, İngiltere’ye karşı Kuzey Afrika’da harekata başlamıştır.

– İtalya, ekimde Yunanistan’a saldırmış, başarısız olup Adriyatik’e çekilmiştir.

– Almanya Maginor Hattı’nı geçerek Fransa’yı işgal etmiştir.

– Fransız General de Gaulle, Londra’ya kaçarak Fransa’nın kurtuluşu için micadele başlatmıştır.

– 25 Haziran’da Almanya ile Fransa ateşkes kararı almış, yapılan anlaşma ile Fransa topraklarının bir bölümünü işgal eden Almanya kalan bölümde de kendi kontrolünde Mareşal Petain liderliğinde Vichy Hükumetini kurmuştur.

– İngiltere’ye karşı Kartal Hücumu saldırısını başlatan Almanya, SSCB üzerine yürümeye karar vermiş, SSCB işgalinden önce Balkanlar’a yönelerek Romanya ve Bulgaristanile ittifak antlaşmaları yaparak kısa sürede Yugoslavya ve Yunanistan’ı ele geçirmiştir.

– Almanya 22 Haziran 1941’de SSCB’ye saldırarak “Barbarossa Harekatı”nı başlatmıştır. Bu harekatla 6 ay içinde SSCB’yi teslim almak isteyen Almanya, iklim şartlarından dolayı hedefine ulaşamamıştır. Alman ordusu 1942 Mayıs ayında Kırım’ı alarak KAfkaslara girmiş ve “Maikop petroller bölgesi” düşmüştür.

– Böylece SSCB’nin kömür ve elektrik kaynaklarının yarısı ele geçirilmiştir. SSCB’nin orduları Stalindrad’a çekilmiş, 22 Ağustos’ta Stalingrad’da başlayan ve üç ay süren mücadele, Almanların yenilgisiyle sonuçlanmış, bu yenilgi Mihver Devletler için bir dönüm noktası olmuştur.

Kuzey Afrika’da Savaş

– Süveyş Kanalı nedeniyle Kuzey Afrika, savaşan taraflar açısından önemliydi ve savaşın genel gidişatını etkileyecek nitelikteydi.

– 28 Ekim 1940’ta İtalya Doğu Akdeniz üstünlüğünü ele geçirmek için Yunanistan’a saldırıp Ege DEnizi’ne inmeyi planlamışsa da başarılı olamamıştır. İngilizler İtalyanlara karşı El Alameyn Muharebesi’ni kazanıp İtalyaları durdurulmuştur.

– 1943 yılında İngiltere, ABD’nin yardımıyla Meşale Harekatı ile Kuzey Afrika’daki Alman ve İtalyan birliklerini teslim almıştır.

– Bu cephelerde Alman General Erwin Rommel İngilizlere karşı değişik savaş taklitleri kullanılmıştır.

Pearl Harlbour Baskını ve ABD’nin Savaşa Girişi

Japonya, I. Dünya Savaşı’ndan sonra Pasifik Bölgesi’nde ABD ve İngiltere’nin baskısı altında kalmıştı. Japon yöneticiler II. Dünya Savaşı ile bu baskıdan kurtulmak istedi. İlk adım olarak da Hainan Adası’nı ele geçirdi. 1940’ta da Fransa, Almanya’ya yenilince Almanya’nın Vichy Hükumetine baskısı sonucu Japonya, Fransaya’ya ait Çinhindi’nden stratejik üstler aldı.

Roosevelt, Japonya’ya petrol ambargosu koyarak Japon ekonomisini yıprattı. Bu meseleyi diplomatik yollarla çözemeyen JAponya, 7 Aralık 1941’de ABD’nin Pasifik üstünlüğünü simgeleyen Hawaii takımadalarından Hanolulu’daki deniz ve hava üssü Pearl Harlbour’a saldırdı.Kısa sürede ABD’nin Pasifik donanmasıyla hava filosunun büyük bölümü etkisiz hale getirildi. Bu saldırı üzerine ABD savaşa girmiş oldu. Ancak Japonya’nın ABD’nin Hawaii’deki petrol depolarını vurmaması ve askeri açıdan önemli bir üssü işgal etmemesi, harekatın stratejik açıdan başarılı olmasını engelledi.

Pasifik Savaşları

1942’ye gelindiğinde Almanya Avrupa’da; Japonya Uzak Doğu’da üstünlüğü elinde tutmaktaydı. Japonya, Pearl Harlbour saldırısından sonra güneye doğru yöneldi. ABd’nin Manila; İngiltere’nin ise Singapur ve Hong Kong’ta üslerini ele geçirdi. Nisan 1942’de Japonya, Avustralya’da durduruldu. Mayıs’ta Amerikan ve Japon filoları Mercan Denizi’nde karşılaştı ve Japonya burada yenildi. Savaş sırasında ABD donanmasının toparlandığını gören Japonya, vakit kaybetmeden ABD’nin “Midway Üssü”ne saldırı planladı. 4 Haziran’da gerçekleştirilen JAponya’nın Midway saldıısı, başarısızlıkla sonuçlandı. Bu gelişme Pasifik’teki savaşın seyrini etkileyecek bir dönüm noktası oldu.

Pasifik’te Savaşın Sona Ermesi

6 Ağustos’ta Hiroşima’ya atılan ilk atom bombası ike 70000 kişi, 9 Ağustos’ta Nagazaki’ye atılan ikinci bomba ikle 80000 kişi öldü. ABD’nin Hiroşima üzerine atom bombası kullanılmasının ardından SSCB, 8 Ağustos’ta Japonya’ya savaş ilan etti ve Mançurya’yı ve 38. Enlem’in kuzeyindeki Kore topraklarını işgale başladı.

Japonya, Nagazak’nin bombalanması üzerine barış istemişti. Japonya 14 Ağustos’ta kayıtsız şartsız teslim oldu. 2 Eylül 1945’te ateşkes antlaşması imzalandı ve II. Dünya Savaşı sona erdi.

II. Dünya Savaşı’nda Yapılan Konferanslar

Casablanca Konferansı(14-24 Ocak 1943)

14-24 Ocak 1943 tarihleri arasında Roosevelt (ABD) ile Churchill(İngiltere) arasında Casablanca’da, Kuzey Afrika Cephesi’nden sonra savaşın nasıl şekillendirilmesi gerektiği konusunu görüşmek üzere toplanmıştır.

Konferansta alınan kararlar;

– Almanya gücünü yitirince bir cephe açılacak ve Almanya, Japonya ve İtalya kayıtsız şartsız teslim olana kadar mücadele devam adecek.
– Balkanlar’da ikinci cephenin açılması için Türkiye’nin savaşa katılması hususunda gerekli askeri hazırlıklar yapılacak.

Washington(Trident) Konferansı

Kuzey Afrika Cephesi’nin tasfiyesi üzerine alınacak yeni tedbirleri görüşmek üzere, 12-26 Mayıs 1943 tarihleri arasında toplanan bu konferans, Roossevelt ile Churchill arasında yapılmıştır.

Konferansta alınan kararlar;

– İtalya işgal edilerek savaşta saf dışı bırakılacak.
– Türk hava alanlarından yaralanmak için gerekli hazırlıklar yapılacak.

Quebec Konferansı(14-24 Ağustos 1943)

Churchill, İngiliz Genelkurmayı ve Amerikan Genelkurmayı arasında Quebec’te yapılmıştır. Normandiya çıkarmasının kararı alınmıştır.

I. Moskova Konferansı (19-30 Ekim 1943)

Sovyetler Birliği, savaştan sonra barışı sürdürebilmek için bütün devletlerin eşit haklarla katılabileceği uluslararası bir örgütü destekleyeceğini söylemiştir.

Savaş suçlarının II. Dünya Savaşı sonunda oluşturulacak bir mahkemede yargılanması karar bağlanmıştır.(Nürnberg Mahkemeleri)

Kahire Konferansı

II. Dünya Savaşı’ndan sonra Uzak Doğu’daki gelişmeleri değerlendirmek amacıyla;

Roosevelt (ABD), Churchill (İngiltere) ve MAreşal Chiand Kai-Shek (çin) arasında Kahire’de yapılmıştır.

Tahran Konferansı (28 Kasım 1 Aralık 1943)

ABD Başkanı Roosevelt, İngiltere Başbakanı Churchill, SSCB lideri Stalin arasında yapıldı. Savaş sonrası barış için uluslararası bir örgütün kurulması kararlaştırıldı. Türkiye’nin savaşa girmesi konuşuldu.

II. Moskova Konferansı(9-20 Ekim 1944)

Churchill(İngiltere) ve Stalin(SSCB) arasında Balkan topraklarında nüfuz alanlarının paylaşımı amacıyla toplanmıştır.

Yalta Konferansı (4-11 Şubat 1945)

ABD Başkanı Roosevelt, İngiltere Başbakanı Churchill, SSCB lideri Stalin arasında yapıldı. Savaş sonrası barış için uluslararası bir örgütün kurulması kararlaştırıldı. Türkiye’nin savaşa girmesi konuşuldu.

San Francisco Konferansı (26 Nisan 1945)

Aralarında Türkiye’nin de yer aldığı toplam 51 devlet temsilcisinin katıldığı bu konferans, Birleşmiş Milletleirn kurucu antlaşmasını kabul etmek ve imzalamak amacıyla toplanmıştır.

Postdam Konferansı (17 Temmuz-2 Ağustos 1945)

II. Dünya Savaşı sürecinde ABD, SSCB ve İngiltere arasında üç büyüklerin yaptığı son toplantıdır. Postdam Konferansı diğerlerinden farklı olarak barışın nasıl sağlanacağını konu almıştır.

Konferansta alınan kararlar;

– Almanya’daki tüm Nazi kurumları ortadan kaldırılacak.
– Avusturya dört devlet arasında işgal bölgelerine ayrılacak.
– İşgal bölgelerinde ayrı ayrı demokratik rejimler kurulacak.
– Alman donanmasının büyük bölümü tahrip edilecek ve savaş suçları yargılanacak.

Paris Barış Antlaşması (10 Şubat 1947)

1945 yılının sonlarında yapılan Londra ve Moskova Konferanslarında Müttefikler arasında bazı konularda anlaşmaya varılmakla birlikte, diğer bazı konulardaki fikir ayrılıkları devam etmiş, bu nedenle de II. Dünya Savaşı’nı bitirecek barış antlaşmalarının imzalanması gecikmiştir.

Konferansta kabul edilen esaslara göre;

– Müttefiklerle İtalya, Macaristan, Bulgaristan Romanya ve Finlandiya arasında ayrı ayrı olmak üzere 10 Şubat 1947’de Paris Barış Antlaşması imzalanmıştır.
– İtalya, işgal altında bulundurduğu Meis ve Oniki ada’yı Yunanistan’a bırakmıştır.

II. Dünya Savaşı Sonuçları

– 50-55 milyon arasında kadınlı erkekli onlarca insan yaşamını yitirdi. Bu savaş tarihe ilk kez sivil kaybın askeri kayıptan daha fazla olduğu savaş olarak geçti. Bu sosyolojik olarak da tarihin seyrini değiştiren bir olay olarak kaldı tarih sayfalarında.
– Avrupa ve Japonya kullanılamayacak duruma geldi. Savaş yeri tabiri bu savaşın sonunda oldukça genişledi, geride büyük ve onarılması yıllar sürecek enkazlar bıraktı.
– Kullanılan savaş teknolojileri ve en önemlisi olan atom bombası insanoğlunun dünyayı nasıl yok edebileceğinin bir göstergesi olarak acı bir şekilde tarih sayfalarına yerleşti.
– Dünya Savaşı’nın sonuçları arasında sosyolojik ruhu ve insanlığın geleceğini en çok etkileyen maddelerden birisi ise savaştan önce Avrupa’da yaşayan yaklaşık 10 milyon Yahudi’nin 6 milyonunun yaşamını yitirmesidir.
– Dünya üzerinde söz sahibi olan ülkeler yer değiştirdi. Avrupa’nın savaş dolayısıyla hem güç hem zaman kaybetti. Savaştan toprak kazanarak çıkan Sovyetler Birliği ile ABD yeni başlayacak dönemin temel taşları oldu. Bu döneme tarihçiler ileride Soğuk Savaş dönemi diyecekti.
– Almanya’nın askeri, ekonomik ve sosyolojik olarak sıkı bir şekilde denetim altına alınması da yine Dünya Savaşı’nın sonuçları arasındadır.
– Birleşmiş Millet adından evrensel bir örgütün kurulması kararlaştırıldı.
– Birçok sömürge devleti bağımsızlığını kazandı ve Avrupa’ya okyanus ötesinden gelen ham madde ve paranın kaynağı yok oldu. Avrupa Devletleri’nin Rusya ve ABD karşısında güç kaybetmesinin nedenlerinden bir tanesi de budur.

Savaş Yıllarında Türkiye

1930’lu yıllarda devletlerarası gerginliğin iyice tırmanmasıyla Türkiye’nin toprak bütünlüğü de tehdit altına girdi. Bu olumsuz durumun düzeltilmesi amacıyla Türkiye bazı girişimlerde bulundu ve dış politikalarda yeni bir yol haritası çizdi. Türkiye’nin bazı antlaşmalar ve siyasi ittifaklara girmesiyle birlikte Türkiye’nin toprak bütünlüğü bir anlamda sağlanmış oldu. Yapılan ittifaklara örnek olarak 1934′te oluşturulan Balkan Antantı ve 1937 tarihinden kurulan Sadabad Paktı gösterilebilir.

Türkiye, dış politikalarında değişimlere girdiği bu dönemlerde önemli antlaşmalara imza attı. 12 Mayıs 1939 yılında İngiltere ile aynı yılın 23 Haziran’ında ise Fransa ile “Barış Cephesi” içinde yer aldığına dair ortak bir bildiri yayınlandı. Benzer bir antlaşma için Sovyetler Birliği ile de antlaşma imzalamak isteyen Türkiye’nin bu çabası, Sovyetler Birliği’nin 23 Ağustos tarihinde Almanya ile “saldırmazlık anlaşması” imzalaması ile bu çaba başarılı olmadı.

Türkiye’nin İngiltere ve Fransa ile Yakınlaşmaya Çalışması

Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sırasında izlediği dış politikalar bu şekilde devam ederken yaşanan bu gelişmeler üzerine 19 Ekim 1939 yılında Ankara’da Türkiye-İngiltere-Fransa “İttifak Antlaşması” imzalandı. Yapılan bu anlaşmaya göre;

Türkiye herhangi bir Avrupa ülkesinin saldırısına uğraması durumunda Fransa ile İngiltere Türkiye’ye yardımda bulunacaktı.
Avrupa bölgesinde çıkacak bir savaşın Akdeniz’e sıçraması durumunda Fransa ile Türkiye, İngiltere’ye destek verecekti.
Yapılan bu antlaşmalardan bir süre sonra 1940 Haziran ayında İtalya’nın da katılmasıyla birlikte savaş Akdeniz üzerinde yayılmış ve bu durum, Türkiye’nin yükümlülüklerini yerine getirmesi konusunun gündeme gelmesine neden olmuştu. Fakat buna paralel olarak Fransa’nın kısa sürede teslim olması, İngiltere’nin de fazla ısrarcı olmaması, Türkiye’yi savaşın eşiğinden döndürmüştü.

Ankara’da yapılan Türkiye-İngiltere-Fransa “İttifak Antlaşması” sonraki dönemlerde yeniden gündeme getirilmiştir. 28 Ekim 1948 yılında İtalya’nın Yunanistan’a saldırması üzerine İngiltere, antlaşmaya bağlı olarak Türkiye’nin en kısa süre içinde savaşa girmesini istemesine yol açmıştı. Buna ek olarak Almanya’nın Bulgaristan’a yerleşmesi üzerine bütün Orta Doğu′ya, özellikle İran ve Irak petrolleri ile Süveyş′e giden yolu Almanya′ya açmasından dolayı İngiltere Türkiye’yi savaşa itmeye çalışmıştır.

Almanya’nın Türkiye’yi Savaşa Çağırması

İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin izlediği dış politikalar arasında Almanya’nın Ortadoğu petrollerini ele geçirmek için Mihver grubuna yakın olan Irak yönetimine yardım ulaştırmak amacıyla Türkiye’den yardım istedi. İstediği yardım ise Irak’a gönderilerek asker ve malzemelerin Türkiye üzerinden geçirilmesini istemesi idi. Ancak Türkiye bu teklife Almanya’nın Batı Trakya ile Ege adalarından toprak teklif etmesine rağmen olumlu cevap alamadı.

Yaşanan bu gelişme karşısında batı kanadını güvence altına almak isteyen Almanya’nın Türkiye ile bir anlaşma yapmasına zemin hazırlamıştır. 18 Haziran 1941′de Türkiye ile Almanya arasında “saldırmazlık anlaşması” sayesinde Türkiye savaşın dışında kalma politikasında önemli bir dönüm noktasından geçmiş oldu.

Türkiye’nin savaş esnasında toprak bütünlüğünü korumak amacıyla yaptığı anlaşmalardan biri de İngiltere ve Sovyetler Birliği tarafından 10 Ağustos 1941 yılında ortak olarak Türkiye’ye bir nota vermesi oldu. Her iki ülke de Türkiye’nin toprak bütünlüğüne karşı saygılı olduklarını bildiriyor ancak buna karşı Türkiye’den 1936’da imzalanan “Montrö Sözleşmesi” gereğince İstanbul ve Çanakkale boğazlarını savaş gemilerine kapalı tutulması isteniyordu.

İkinci Dünya Savaşı’na sonradan dahil olan ABD’nin bu girişimi karşısında Almanya, Türkiye’yi savaşa girmesi için yeniden baskısı altına almak istedi. Hatta buna karşılık olarak Ege′deki bazı Yunan adalarını Türkiye′ye teklif etti yine de bu teklif karşısında olumsuz cevap veren Türkiye, savaşa girmemek için direndi ve nihayetinde Almanya da 1942 yılında bu ısrarından vazgeçmek zorunda kaldı.

Tüm bunlardan sonra İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin izlediği politika için “tarafsız” olmaktan ziyade savaş dışı kalmak olarak da değerlendirilebilir.

Soğuk Savaş Dönemi

Blokların Kuruluşu

Doğu Bloku’nun Kuruluşu

I. Dünya Savaşı sonunda SSCB bir taraftan Orta Doğu’ya girmeye çalışırken bir yandan da Avrupa’daki durumunu sağlamlaştırmak için, işgal altında tuttuğu ülkelerde komünist rejimler kurmuş böylece uydu devletler oluşturarak Doğu Bloku’nun oluşmasına zemin hazırlamıştır.

Cominform(Kominform)

Stalin, 5 Ekim 1947’de “Amerikan emperyalizminin bir aleti” olarak tanımladığı Marshall Planı’na (Avrupa Ekonomik Kalkınma planı) karşıt bir girişim olarak; SSCB, Polonya, Bulgaristan, Çekoslovakya, Romanya, Macaristan, Yugoslavya, Fransa, İtalya komünist partileri liderlerini bir araya getiren Kominform’u kurmuştur. Kominform, görünüşte Marshall Planı’na mukabele amacına yönelik bir adım olarak takdim edilmişse de, gerçekte amacı, dünya ve özellikle Avrupa Komünist hareketinin koordinasyonu ve Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı ertesinde lağvedilen 3. Enternasyonal’in fonksiyonlarını üstlenmekteydi.

Comecon(Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi)

1949 yılında Komünist ülkeler arasında ekonomik iş birliği ve dayanışmayı artırmak amacıyla SSCB, Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Polonya ve Çekoslovakya arasında kurulmuştur. Kuruluşa daha sonra Arnavutluk, Demokratik Almanya, Moğolistan ve Küba da katılmıştır.

Varşova Paktı

1949 yılında kurulan Nato’nun askeri etkinlikleriniartırması üzerine Doğu Bloku’nda kolektif askeri savunma ve iş birliği amacıyla, 14 Mayıs 1955’te Arnavutluk, Romanya, SSCB, Demokratik Almanya, Bulgaristan, Polonya, Çekoslovakya ve Macaristan arasında kurulmuştur.

Molotof Planı

SSCB tarafından ABD’nin Marshall Planı’na karşı oluşturulan Doğu Bloku ülkelerine yardım programıdır.

Batı Blok’unun Kurulması

ABD, SSCB yayılmasına karşı”çevreleme politikası” izlemeye başlamıştır. Bu amaçla Truman Doktirini ve Marshall Planı uygulamaya konulmuş, eskeri anlaşmalar imzalanmıştır.

Truman Doktrini

– Truman Doktri’nin (1947) uygulamaya konulmasının nedeni, ABD yöneticilerinin dünyanın SSCB tehdidi altında bulunduğuna dair endişe duymasıdır.

– Truman Doktrini, yeryüzünün iki bloka ayrıldığını ve SSCB- ABD mücadelesinin başladığını ilan etmiştir.

– Bu doktrin çevresinde Türkiye’ye 100 milyon dolar, Yunanistan’a ise 300 milyon dolar araç gereç yardımı yapılmıştır.

Marshall Planı

ABD’nin (1948) aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 16 Avrupa devletine, ilk yıl 6 milyon dolar olmak üzere, toplamda 12 milyon dolara ulaşan nakdi yardım yapmasıdır.

Sağlanacak dış yardımlarla Avrupa ülkelerinin yıkılan ekonomilerinin onarımına ve kalkınmalarının gerçekleştirilmesine katkıda bulunmak ve komünimin Batı Avrupa’daki yayılışına engel olmak amaçlanmıştır.

Bu yardım Doğu Bloku içerisinde ülkelere de açık tutulmuş ancak Yugoslavya dışında hıçbir Doğu Bloku ülkesi bu yardımı kabul etmemiştir.

Batı Avrupa Birliği

17 Mart 1948’de Sovyet tehdidine karşı İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg arasında kurulmuştur.

NATO’nun Kuruluşu

SSCB’nin tehditlerine karşılık 4 Nisan 1949’da 12 Batılı ülke (İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda, İtalya, İzlanda, Danimarka, Lüksemburg, Norveç, Portekiz, ABD, Kanada) kısa adı ile NATO olan Kuzey Atlantik İttifakı’nı kurmuştur.

İttifak savunma amacı yanında siyasi, ekonomik, sosyal alanlarda da iş birliğini amaçlıyordu. NATO’nun kurulmasıyla Sovyet yayılmasına karşı etkili bir set kurulmuş, Doğu Bloku’na karşı denge sağlanmış ve Batı Bloku ortaya çıkmıştır. Türkiye ve Yunanistan 1952’de, Batı Almanya 1952’te ve İspanya’da 1982 yılında NATO’ya katılmıştır.

Avrupa Konseyinin Kuruluşu

5 Mayıs 1949′da, Avrupalı 10 devletin katılımıyla kurulan birliktir. Bunlar: Belçika, İngiltere, Danimarka, Fransa, Hollanda, İrlanda, İsveç, İtalya, Lüksemburg ve Norveç’tir. Birliğin amacı, üye ülkelerin ortak mallarını ve ilkelerini koruma ve yayma; iktisadi gelişimlerini sağlamak amacıyla, aralarında daha sıkı bir işbirliği oluşturmaktır.

Konsey, esas olarak, üye ülkelerin hükümet temsilcileriyle, parlamento üyelerinden oluşmuştur. Buna ek olarak, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ile Avrupa İnsan Hakları Divanı da kuruldu. Bu iki komisyon da, Konsey’in merkezi olan Strazburg’ta çalışmaya başlamıştır. Türkiye, Avrupa Konseyi’ne 1949 yılında katıldı. Avrupa Konseyi’nin üye sayısı, kuruluşundan yirmi yıl sonra 18′e yükseldi.

Konsey’in çalışma alanları insan hakları, medya, hukuki işbirliği, sosyal dayanışma, sağlık, eğitim, kültür, spor, gençlik, yerel demokrasiler, sınır ötesi işbirliği, çevre ve bölgesel planlamadır.

Avrupa Ekonomik Topluluğu

Avrupa Ekonomik Topluluğu, 25 Mart 1957 tarihinde imzalanan Roma Antlaşması ile kuruldu. Topluluk, Altı kurucu üye arasında, (Belçika, Almanya, Fransa, Hollanda, Lüksemburg ve İtalya) ekonomi politikalarının yaklaştırılmaları yoluyla bir ortak pazarın kurulmasını, ekonomik faaliyetlerin uyum içinde gelişmesini, dengeli ve sürekli bir gelişme sağlanmasını, istikrarın artmasını,topluluk üyesi ülkeler arasındaki ilişkilerin daha sıkılaştırılmasını öngörmekteydi.

1 Ocak 1958’de yürürlüğe giren Roma Antlaşması, üye ülkeler arasında önce gümrük birliğini, yani malların gümrük vergisi denmeksizin üye ülkeler arasında serbestçe alınıp satılmasını öngörmüştü. Ancak Roma Antlaşması’nda nihai hedefi sadece ekonomik değil ortak tarım, ulaştırma, rekabet gibi diğer birçok alanda ortak politikalar oluşturulması, ekonomik politikaların yakınlaştırılması, ekonomik ve parasal birlik kurulması, ortak bir dış politika ve güvenlik politikası oluşturulmasıdır.

Bu amaca ulaşmak için AET Antlaşması, yürürlük tarihinden (1 Ocak 1958) itibaren 12 yıllık bir geçiş dönemi içinde malların, kişilerin, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımının sağlanmasını ve sosyal Avrupa’nın kurulmasını öngörmüştür. Geçiş döneminde ortak tarım ve ulaştırma politikaları saptanacak, üye devletlerin ekonomi politikaları ve gerekli ulusal mevzuatları yakınlaştırılacak ve rekabetin bozulmamasına ilişkin önlemler alınacaktır.

Orta Doğuda Gelişmeler

Soğuk Savaş Dönemi’nde Mısır, Irak ve Suriye’de Doğu Bloku’na yakınlıklar olmuşsa da bölgedeki etnik ve dini parçalanmışlık günümüze kadar devam etmiştir.

İsrail’in Kuruluşu (1948)

Filistin Sorunu, İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour’un 2Kasım 1917’de Siyonist Federasyonu başkanına gönderdiği mektupla Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulduğunu kabul etmesi ve bölgeye Yahudi göçüne izin veren tarihi “Balfour Deklarasyonu” ile başladı. Bu tarihten sonra Filistin’e yüz binlerce Yahudi göç etti. II. Dünya Savaşı’nda sorun 1947 yılında Birleşmiş Milletlere götürüldü.

Birleşmiş Milletler ise yaptığı toplatı sonrasında Filistin topraklarında iki devletli bir yapının oluşturulmasını ve Kudüs’ün de tarafsız bir şehir olması kararını verdi. İngiltere’nin 1948’de Filistin üzerindeki mandasını kaldırmasıyla Yahudiler İsraif Devleti’nin kurulduğunu ilan ettiler. Bu devleti ilk tanıyan devlet ise ABD oldu.

Eisenhower Doktrini

ABD özellikle 1956 yılında ortaya çıkan Süveyş krizinden sonra Arap Dünyasında Batılı devletlerin imajının zedelendiğini bunun yerine SSCB’nin prestijinin arttığını anlamıştır.

Bu durumu düzeltmek için Başkan Eisenhower 5 Ocak 1957 de Amerikan Kongresine gönderdiği mesajda Süveyş Krizinden sonra SSCB’NİN Süveyş Kanalına ve Batı’nın Orta Doğu’daki petrol kaynaklarına hakim olarak, bölgeyi siyasi kontrolleri altına almaya ve Batı Bloğuna bu sayede büyük bir darbe vurmaya yakın oluğunu belirtmiştir.

Bu şartlarda yapılacak iki şey vardı: Biri, bölge ülkelerinin ekonomik sıkıntılarının giderilmesine yardımcı olmak; diğeri de, ister ikili, ister toplu münasebetler yoluyla, bu ülkelere, komünizm hegemonyasının neler getirebileceğini anlatmak ve bunların komünizme karşı koymalarına yardım etmekti.

Bu gerekçelerle başkan Eisenhower 5 Ocak 1957 de Kongreye gönderdiği ve Eisenhower Doktrini adını alan mesajda bütün bu hususları açıkladıktan sonra, Kongre’den kendisine aşağıdaki yetkilerin verilmesini istiyordu:

1) Bağımsızlığını korumak için ekonomik kalkınma çabası içine giren Orta Doğu ülkelerine ekonomik yardım yapmak.
2) Bunlardan isteyen ülkelere askeri yardım yapmak.
3) Bu ülkelerin istemeleri şartıyla, “milletlerarası komünizmin kontrolü altında bulunan bir ülkeden gelecek açık silahlı saldırılar karşısında, Amerikan silahlı kuvvetlerinin kullanılması

Eisenhower Doktrini iki bakımdan Amerikan dış politikası için mühim bir gelişmeyi ifade etmekteydi. Birincisi, Amerika’nın Orta Doğu ile bağlantı alanını bir hayli genişletmesidir. Her ne kadar Amerika Orta Doğu ile ilgisini ilk defa Truman Doktrini ile göstermiş ise de, Truman Doktrini sadece Türkiye ve Yunanistan’a ve yine sadece askeri yardım yapılmasını öngörmekteydi. Hâlbuki Eisenhower Doktrini, bütün bir Orta Doğu bölgesini içine alıyor ve Amerikan askerinin kullanılması suretiyle, bölgedeki ülkelerin komünizme karşı savunulmasını da üzerine alıyordu.

Uzak Doğu’daki Gelişmeler

Çin Halk Cumhuriyeti’nin Kuruluşu

Çin, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Kore Savaşı’na girmiş, 1956 yılındaki Süveyş krizinde Batılı devletlere karşı Mısır’ı desteklemiştir.

Hindistan’ın güçlenen Çin’ibir tehdit unsuru olarak görmesi, Çin’in Hindistan sınır bölgesindeki Nepal, Bhutan ve Tibet’te ideolojisini yaymak istemesi, 1959’dan itibaren iki ülke ilişkilerinin bozulmasına neden olmuş ayrıca Pakistan’ın Keşmir meselesinden dolayı Hindistan ile ilşkilerinin bozulması, Çin- Pakistan yakınlaşmasına sebep olmuştur.

Uzak Doğu’da Hakimiyet Mücadeleleri

Kore Savaşı

II. Dünya Savaşı’nın sonucunda 38. Enlem sınır kabul edilerek kuzeyde SSCB kontrolünde Kore Halk Cumhuriyeti, Moskova’nın talimatıyla Güney Kore’ye saldırdı. Bunun üzerine ABD Birleşmil Milletlerin yardımıyla askeri bir kuvvet hazırlayıp bölgeye gönderdi. Türkiye de bölgeye barış gücü adı altında Tuğgeneral Tahsin Yazıcı önderliinde 5090 kişiyle katıldı. Türkiye’nin Kore Savaşı’na katılma sebepleri şunlardır:

– Truman ve Marshall yardımlarını yapan ABD ile ilişkileri sekteye uğratmak
– Türkiye’nin SSCB tehditi karşısında güvenlik sorununu çözmek için NATO’ya dahil olmak istemesi
– ABD’nin Senatör Cain aracılığıyla Türkiye’yi savaşa davet etmesi
– Türkiye ile ABD arasında savunma ve güvenliğe yönelik iş birliğinin geliştirilmesi

Türkiye bu savaştan 741 şehit vererek ve 2147 gazi ile çıkmıştır. Türkiye’nin barışa yönelik bu harekatı ABD tarafından büyük bir memnuniyetle karşılanmış ve Türkiye’nin NATO’ya girişi hızlanmıştır.

Türkiye’nin NATO’ya girmesinin gerekçeleri ise şunlardır:

– SSCB tehditi karşısında güvenlik sorununu çözmek
– Çağın gerisinde kalan ordusunu modernize etmek ve demokratik yapının gelişip yerleşmesi için ekonomik gelişmişliği sağlamak

ABD’nin ise Türkiye’yi NATO’ya kabul etmesinin gerekçelerinden bazıları şunlardır:

– ABD’nin Türkiye’de SSCB’ye karşı üs talep etmesi
– Türkiye’nin Orta Doğu ve petrol noktalarına yakın olması
– SSCB’nin komünizmi Yunanistan ve Türkiye’ye yayabileceği endişesi
– Türkiye’nin Kore Savaşı’na vermiş olduğu katkı

Türkiye’nin NATO’ya girmesiyle yapılan askeri yatırımlar ve oluşumlardan bazıları şunlardır:

– Türkiye’ye verilen silah ve tesisatların kullanımlarının öğrenilmesi amacıyla askeri uzmanlar gönderildi.
– Türkiye’ye gelen bu uzmanlar askeri okullarda ve akademilerde görev alarak Türk askeri eğitim sistemini şekillendirmeye başladı.
– Adana İncirlik Hava Üssü, İzmir NATO Güney Komutanlığı Çiğili, Trabzon, Diyarbakır, Gölbaşı, Samsun ve Karamürsel’de askeri üsler inşa edildi.

ABD’nin Türkiye’ye bu yardımları yapmasının nedenlerinden bazıları ise şunlardır:

– SSCB saldırılarına karşı duracak tampon bir ülkeyi desteklemek
– Türkiye’nin Bağlantısızlar Hareketi’ne katılmasını engellemek
– Türkiye’ye kurulan ABD üslerinin devamlılığını sağlamak ve üsleri korumak
– ABD’nin yürüttüğü çevreleme politikasında Türkiye’ye duyduğu ihtiyaç.

SEATO’nun Kuruluşu

Vietnam Savaşı Amerika’yı, Kore Savaşından sonra almaya başladığı savunma tedbirlerini daha da kuvvetlendirmeye sevk etti. Bu savaş, güneydoğu Asya’nın karşı karşıya bulunduğu tehlikeyi açıkça gösterdiği gibi, bölgenin stratejik ehemmiyetini de arttırmıştı. Bu
bölge komünizmin kontrolü altına düştüğü takdirde, Sovyet Rusya ve Çin Singapore ve Malacca Boğazına da hâkim duruma geçerlerdi ki, bu da Pasifik Okyanusu’nun savunması açısından büyük mahzurlar ortaya çıkarırdı.

Amerika’nın bu bölgeyi korumak istikametinde attığı ilk adım, şimdi tam bağımsızlıklarını kazanmış bulunan Tayland, Laos, Kamboçya ve Güney Vietnam’a askeri ve ekonomik yardımlarını arttırmak oldu.

İkinci adım, SEATO veya Manilla Paktı denen GüneyDoğu Asya Antlaşma Teşkilatı (South East Asia Treaty Organization)nın kurulmasıdır.

Bu kollektif savunma sistemi, Eylül 1954 de, Amerika İngiltere ve Fransa ile Uzak Doğu ülkelerinden Yeni Zelanda, Avustralya, Filipinler, Tayland ile Pakistan’ın katılması ile kurulmuştur.

SEATO’nun imzası ile Amerika Sovyet Rusya ve müttefiki Çin etrafında, Avrupa’nın Atlantik kıyılarından Pasifiğe kadar uzanan bir ittifaklar çemberi meydana getirmiş oluyordu.

Bu arada Amerika Komünizm’i benimseyen Çin’e karşı 2 Aralık 1955 de Milliyetçi Çin (Formosa) hükümeti ile de bir ittifak imzaladı. SEATO antlaşması gibi, bu ittifakın da süresi yoktu.

Asya ve Afrika’daki Gelişmeler

II. Dünya Savaşı’ndan önce Avrupa’da eğitim gören halkın içinden çıkan bazı aydınlar Asya’da ve Afrika’da milliyetçiliği yayarak bu düşüncenin önemli bir ideolojik güç haline gelmesinde etkili olmuşlardır.

Soğuk Savaş Dönemi’nde sömürge halklarının bağımsızlık talebi, bu hakların yanlarına çekebilmek amacıyla sömürgeci devletlerin dışındaki bloklar tarafından da desteklenmiş, böylece Asya’dan Afrika’ya kadar birçok ülke bağımsızlığını kazanmıştır.

Asya

Hindistan

1763’ten beri İngiliz sömürgesi olan Hindistan’da, 1917 ‘de Mahatma Gandi’nin faaliyetleri milliyetçilik hareketlerine hız kazandırmıştır.

Ghandi, Hindistan’da alınan Britanya Tuz Vegisi’ne karşı 1930’da yaptığı 400 kilometrelik “Ghandi Tuz Yürüyüşü” ve “Pasif Direniş” ile ülkesinin Britanya’ya karşı başkaldırmasına öncülük etmiş, 1942’de Britanyalılara çağrıda bulunarak Hindistan’ı terk etmelerini istemiştir.

II. dünya Savaşı’ndan oldukça yıpranmış çıkan İngiltere, bölgedeki gelişmelere daha fazla karşı koyamamış ve 14 Ağustos 1947’de Hindistan’ın bağımsızlığını tanımak zorunda kalmıştır.

Pakistan

15 Ağustos 1947 yılından önceki tarihi Hindistan ile aynıdır. “Pakistan” adı ilk olarak, İngiltere´de öğrenim gören Müslüman öğrenciler tarafından 1940 yılında ortaya kondu.

Müslüman Ligi’nin Muhammed Ali Cinnah’ın başkanlığındaki 23 Mart 1940 tarihli oturumunda Hindistan’ın Müslümanlar ve Gayrimüslimler arasında bölünmesi kararı alınmıştır.

14 Ağustos 1947 yılında Muhammed Ali Cinnah, Pakistan Genel Valisi olmuş ve Pakistan bağımsızlığını kazanmıştır.

Vietnam

II. Dünya Savaşı’nda Vietnam’ı işgal eden Japonya 1945’te teslim olunca Vietminh birlikleri Hanoi’de iktidarı ele geçirmiş, liderleri Ho Chi Minh Vietnam ‘ın bağımsızlığını ilan etmiştir.

Fransa güneyde milli ihtilali bastırmaya başarmışsa da kuzey sömürge rejimini yeniden kurmak istemesi, Hindçini Savaşları’nın patlak vermesine yok açmıştır.

21 Temmuz 1954’te imzalanan Cenevre Antlaşması kararlarına göre, geçici olarak ülke juzeyde komünist kontrolündeki Demokratik Vietnam Cumhuriyeti, güneyde Vietnam Cumhuriyeti olmak üzere iki ayrı devlete bölünmüş, bölünme hattı da 17. paralel olarak belirlenmiştir.

Afrika

II. Dünya Savaşı’nın sona erdiği 1945’te Afrika’da Fa, Mısır, Liberya ve Britanya Uluslar Topluluğuna bağlı olan Güney Afrika. II. Dünya Savaşı’ndan Afrika’da en çok sömürgeye sahip İngiltere ve Fransa’nın oldukça yıpranmış bir şekilde çıkması,

İngiltere ve Fransa dışında Afrika’da sömürgeleri olan Almanya, Belçika, Portekiz ve Hollanda’nın savaşın yıkıcı etkilerine maruz kalması buna karşı Afrika’da devletlerinin ekonomik yönden güçlenmeye başlamaları ve milliyetçiliğin güçlenmesi kıtadaki sömürgeciliğin zayıflamasında etkili olmuştur.

Bu yönde atılan ilk adım 1957 yılında İngiltere’ye karşı bağımsızlığını kazanan Gana olmuştur. Gana’nın bağımsızlığını Nijerya ve Sierra Lione ( 1960) ve Gambiya ( 1965)’nın bağımsızlıkları izlemiştir.

Kenya’da 1952’de “ Mau Mau” gizli örgütünün başlattığı İngiltere’ye karşı isyan hareketi 1963’te bağımsızlığın kazanılmasıyla sonuçlanmıştır. Tanganika ve Uganda’da bu dönemde İngiltere’ye karşı bağımsızlığını kazanmıştır.

Fransa’ya karşı Afrika’da başlayan en önemli bağımsızlık hareketi Cezayir’de olmuştur. İkinci Dünya Savaşında (1942) Cezayir’i mukavemet merkezi olarak kullandı. Savaş bittikten sonra Cezayirliler gösterdikleri fedakârlığa karşılık bağımsızlık veya Fransızlarla
aynı haklara sahip olmak istediler. Bu istek Fransızlar tarafından büyük bir tepki ile karşılandı ve halk katledilmeye başlandı.

1948’de Fransa buranın sömürge değil, Fransa toprakları olduğunu ilan etti. Dış dünyaya karşı yapılan bu ilana rağmen burayı bir sömürge olarak idare etmeye çalışmışlar ve asla Cezayir halkına Fransızlarla eşit haklar tanımamışlardır.

Milli Kurtuluş Cephesi ve Cezayir Ulusal Hareketi’nin Fransa’ya karşı mücadelede teşkilatlanmaya başlayan halk, muntazam bir ordu kurmayı başardı. 1954 senesinde bilfiil başlayan silahlı mücadele, 1956 senesinde bağımsızlığa kavuşan Fas ve Tunus’un da desteğini sağladı. Mücadele 1962’de Evian Antlaşması’nın imzalanması ve Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti adıyla bağımsızlığın kazanılmasıyla neticelendi.

Fransa 1956 yılında Cezayir’i elde tutmak istediği için Fas ve Tunus’un bağımsızlığını tanımıştır. 1911 yılında İtalya’nın hâkimiyetine giren Libya ( Trablusgarb) müttefik devletlerin yardımı ile 1951 yılında yabancıların idaresi son bularak Libya Krallığı kuruldu. 1953 yılında Arap Birliğine ve 1955 yılında da BM’ye üye oldu.

Afrika Birliği Teşkilatı (1963)

32 üyesi bulunan bu teşkilatın başlıca amaçları; Afrika ülkelerinin bağımsızlıklarını desteklemek, çatışmaları önleyerek birlik ve beraberliği sağlamak, bölgenin ekonomik ne sağlık sorunlarını görüşmek ve uluslararası ilişkileri geliştirmektir.

Soğuk Savaş Dönemi’nde Türkiye

SSCB Boğazların Türkiye ile birlikte savunulması, bunu sağlamak için de Sovyetlere Boğazlarda deniz ve kara üsleri verilmesi, Montreux Sözleşmesi’nin değiştirilmesi, Kars ve Ardahan’ın Sovyetler Birliğine iade edilmesi gerektiğini ileri sürmüş, Türk tarafı ise bu talepleri kabul etmemiştir.

12 Temmuz 1947’de Türk-Amerikan ikili antlaşmasından sonra Marshall Planı çerçevesinde 1949-1951 yılları arasında Türkiye’ye ABD ekonomik yardım yapmıştır.

Türkiye ise SSCB’nin baskılarına karşı ABD ve Batılı devletlerle iş birliği yapararak kendi güvenlik alanını genişletmeye yönelik siyaset izlemeye yönelmiştir.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulması ve Kore Savaşı Türkiye’nin haklılığını ortaya koymuş ve bu amaçla Türkiye, Avrupa Konseyine ve NATO’ya girmiş Balkan ve Bağdat Paklarının kurulmasında etkili rol oynamıştır.

Türkiye’nin Avrupa Konseyine Girişi

Türkiye 8 Ağustos 1949’da Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin davetiyle beraber Yunanistan ve İzlanda ile birlikte konseye katılmıştır.

Türkiye’nin Avrupa Konseyine katılmasında;

Batı Blok’una yakın olma amacı,
ABD ile ilişkileri güçlendirme isteği,
Avrupalı devlet statüsünde sayılma,
Avrupa ile her türlü alanda bütünleşme sağlama amaçları etkili olmuştur.

Türkiye’nin NATO’ya Girişi

Türkiye, kurulduğu andan itibaren NATO’ya üye olmaya çalışmıştır.

Türkiye NATO’ya 1950’de iki kez başvuruda bulunmuş, 1950’de başlayan Kore Savaşı’nda Türkiye’nin, gönderdiği kuvvetlerle başarı sağlaması Türkiye’yi NATO’ya yaklaşmıştır.

1952 yılında Türkiye, Yunanistan ile birlikte teşkilata üye olmuştur.

Balkan İttifakı (Paktı)

SSCB kontrolü dışındaki tek komünist devlet olan Yugoslovya ile NATO’ya girmesi kesin olan Yunanistan ve Türkiye’nin bir ittifak yaparak SSCB’nin Akdeniz üzerine kurulmuştur.(1954)

Bağdat Paktı’nın Kurulması

Orta Doğu’da güvenlik ve iş birliğini sağlamaya yönelik olan paktın temeli 24 Şubat 1955’te Türkiye ile Irak arasında atılmış, daha sonra İngiltere, İran ve Pkistan da pakta katılmıştır.

1959 yılında Irak pakttan çekilmiş ve paktın merkezi Ankara olmuştur.

Irak’ın Bağdat Paktı’ndan ayrılmasıyla paktın adı 1959 yılında CENTO (Merkezi Antlaşma Örgütü) olmuş, 20 yıl daha bu haliyle devam eden pakt, İran ve Pakistan’ın da pakttan ayrılmasıyla hukuken olmasa bile fiilen sona ermiştir.

Yumuşama Dönemi ve Sonrası

Uluslararası İlişkilerde Değişim Süreci

Yumuşama (detant) uluslararası ilişkilerde, Blokların gerginliğini azaltmak için karşılıklı görüşmeleri tercih ettikleri bir dönemdir.Yumuşama politikasının ortaya çıkmasında konvansiyonel silahlardan nükleer silahlara geçiş ve Bloklar içerisindeki siyasi çekişmeler önemli bir etken olmuştur.

ABD Başkanı John Fitcgerald Kennedy ve SSCB Başkanı Nikita Kruşçev,1961 yılında bir araya gelerek yumuşama sürecini başlattılar.

Doğu ve Batı Bloku arasındaki ilk ilişkiler, 1958 Berlin Buhranı sonrasında Cenevre’de yapılan toplantılarla başlamıştır. ABD’nin 1968’deki Nixon- Kiisenger Doktrini’ne göre SSCB ile ilşkilerde; realizm, ölçü ve bağlantılılık ilkeleri geçerli olacaktır.

Yumuşama Dönemi Politikaları

Japonya’da yapılan Dünya Şampiyonası’nda ABD’li masa tenisçileri (ping-pong) Çin’in davet etmesi ve ardından da ABD’nin Çin’e uyguladığı ticari ambargoyu kaldırması iki devlet arasındaki ilişkileri geliştirdi.Bunun üzerine Çin daha önce ayrıldığı BM’ye tekrar üye oldu.

Stratejik Silahların Azaltılması Görüşmeleri

1963’te ABD, SSCB ve İngiltere arasında Moskova’da ilk kez “Nükleer Denemelerin Kısmen Yasaklanması Antlaşması” imzalanmış ancak bu antlaşmadan sonra devletler nükleer alanda yarışa devam etmişlerdir.

Nükleer silahların sınırlandırılması konusunda 1969’da Helsinki’de ABD-SSCB arasında gerçekleştirilen SALT-I (strategic- Arms Limitation Talks- Stratejik Silahları Azaltma Görüşmeleri) önemli bir aşama olmuştur.

Sadece savunma füzelerinin sınırlandırılmasının kararlaştırıldığı SALT-I Antlaşması 26 Mayıs 1972 tarihinde Moskova’da ABD Başkanı Nixon ile SSCB Komünist Partisi Genel Sekreteri Brejnev arasında imzalanmıştır.

1979’da ABD Başkanı Jimmy Carter ile SSCB Komünist Partisi Genel Sekreteri Brejnev arasında Viyana’da imzalanan SALT-II Antlaşması imzalanmıştır.

Bu antlaşma ile uzun menzilli nükleer silahlar sınırlandırılmıştır. Ancak SSCB’nin 1979’da Afganistan’ı işgal etmesi nedeniyle ABD Kongresi bu antlaşmayı onaylamıştır.

Helsinki Konferansı

Her iki blok arasında başlayan Yumuşama Dönemi’ni fırsat bilen diğer Avrupa ülkeleri iki blok arasındaki sorunların çözümü için Helsinki’de bir araya geldiler. Yapılan görüşmeler sonucu “Helsinki Nihai Senedi” imzalandı.

Buna göre;

– Konferansa katılan devletler birbirlerinin toprak bütünlüğüne ve egemenliğe saygı duyacak
– Devletler sorunları tehdit ve kuvvet kullanarak değil, barışçıl yollardan çözmek için uğraşacak
– Katılan devletler birbirlerinin iç ya da dış politikalarına müdahalede bulunmayacak
– Her devlet ırk, cinsiyet, dil ve din ayrımı yapmadan temel özgürlüklere ve insan haklarına saygı gösterecek.

Yumuşama Dönemi Çatışmaları

U-2 Krizi

1960’lı yıllarda dünya devletleri, Doğu-BAtı ilişkilerinin toplanacak bir Zirve Konferansı yoluyla geliştirilmesi görüşünde birleşmiş ancak ABD U-2 casus uçağının SSCB tarafından düşürülmesi, zirvenin gidişatını olumsuz etkilenmiştir.

5 Mayıs 1960’ta SSCB lideri Kruşçev bu olay nedeniyle ABD Hükumetinden özür dilemesini istemiş, ADB başkanı eisenhower’dan ret cevabı almıştır.

Küba Buhranı

SSCB, 1962 yılında Küba’ya füzelerini yerleştirmeye başladı. Bunun üzerine her iki taraf arasında yapılan görüşmelerden bir sonuç alınamayınca ABD Küba kıyılarına savaş gemilerini gönderdi. Ancak nükleer savaş ihtimaline karşı her iki ülke de geri adım atmak zorunda kaldı. bunun üzerine SSCB Küba’daki füzelerini, ABD ise Türkiye’de bulunan Jüpiter füzelerini sökme kararı aldı.

Krizin sona ermesiyle;

– SSCB’nin lideri Kruşçev, Küba’daki füzelerin söküleceğini ilan etti.
– ABD ile SSCB arasında yaşanabilecek bir nükleer savaş tehlikesi ortadan kalktı.
– Rus bombardıman uçakları Küba’yı terk ederken ABD de Küba’ya karşı uyguladığı deniz ablukasını kaldırdı.
– SSCB’ye komünist davaya ihanet etmekle suçlayan Çin ile SSCB arasında güven bunalımı başladı ve bu durum Küba’yı Çin’e yöneltti.
– Türkiye bu olay sonucunda iki süper güç tarafından sıkışıp kaldığını gördü ve gerektiğinde ABD’nin SSCB ile bir pazarlığa oturduğunda Türkiye’yi feda edebileceğini gördü.
– Küba Krizi’nin zirveye çıktığı 27 Ekim 1962 “Nükleer savaşın eşiğinden dönülen gün” olarak silahsızlanma çabalarının başlangıcı sayıldı.

Vietnam Savaşı

Daha önce Fransa’nın sömürgesi olan Vietnam,Cenevre Antlaşması ile Kuzey ve Güney Vietnam adı altında bağımsız olmuştur.(1954)
– 1957’de Cenevre Antlaşması ile Vietnam’ın birleştirilmesi kararı alınmasına rağmen Güney Vietnam birleşmeye karşı çıkmış,bunun
üzerine Kuzey Vietnam gerilla savaşını başlatmıştır.
– ABD güvenliğini ve milli menfaatlerini sağlamak gerekçesiyle Güney Vietnam’ın yanında Kuzey Vietnam’a savaş açmıştır.(1965)
– ABD’nin Vietnam’a asker göndermesi özellikle büyükşehir ve üniversitelerde büyük bir tepkiyle karşılanmıştır.
– Muhammed Ali’nin Vietnam Savaşı’na gitmemesi dünya şampiyonluğunun elinden alınmasına ve boks lisansının iptal edilmesine
neden olmuştur.
– SSCB ve Çin’in ABD ile yakınlaşması üzerine Vietnam Barışı Paris’te imzalanmıştır.(1973)
– Antlaşmaya göre; ABD Vietnam’dan çekilecek,esirler karşılıklı geri verilecek,Kuzey ve Güney Vietnam arasında yapılacak görüşmelerle birleştirme gerçekleştirilecekti.
– Savaş nedeniyle Vietnam toprakları uzun yıllar üzerinde hiçbir bitki yetişmeyecek duruma gelmiştir.(ABD 7 milyon ton bomba atmıştır.)
– 1975’te Kuzey Vietnam’ın güney Vietnam’ı ele geçirmesiyle 1976’da iki devlet birleşerek “Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti” adını almıştır.

Keşmir Meselesi

İngilizlerin bölgeyi terk etmesinden sonra bölgede Hindistan ve Pakistan kuruldu. Aralarında toprak sorunu yaşadılar. Müslümanların yoğun olduğu Bangladeş Pakistan’a verildi. Keşmir ise Birleşmiş Milletler denetimine bırakıldı orda yaşayanların kendi geleceklerini belirlemeleri için referanduma karar verildi; ancak Hindistan buna yanaşmadı. Ve günümüze kadar gelen Keşmir sorunu başlamış oldu. Günümüzde de bu sorun devam etmektedir. Keşmirliler de bağımsızlık mücadelesi sürdürmektedir.

Afganistan’ın SSCB Tarafından İşgali

– Afganistan 19.yy’da kuzeyden Rusya’nın,güneyden İngiltere’nin yayılmacı politikalarının hedefi olmuştur.
– 1978 yılı sonlarında Afgan halkının SSCB yanlısı yönetime karşı direnişe geçmesi üzerine Basra Körfezi ve Orta Doğu petrollerine
hakim olmak isteyen SSCB Afganistan’ı işgal etmiştir.
– Afganistan sorununu çözmek amacıyla BM gözetiminde Afganistan,Pakistan,ABD ve SSCB’nin katılımıyla “Cenevre Anlaşması” imzalanmıştır.
– Bu anlaşmaya göre; SSCB askerleri 1988-89 yılı içerisinde Afganistan’dan çekilmişler ve mücahit gruplar birleşerek hükümeti kurmuşlardır.Fakat iktidar mücadeleleri hala devam etmektedir.

Barış İçinde Bir Arada Yaşama

Doğu ve Batı bloklarının dışında kalan ülkeler kendilerini “Bağlantısızlar”, “Üçüncü Dünya Ülkeleri” veya “Tarafsızlar” olarak ifade etti.Bu hareketin liderliğini Hindistan, Mısır ve Yugoslavya üstlendi. Bunun üzerine 1955’te yeni kurulan ve sömürgeciliğe karşı başarı elde eden 24 ülke Endonezya’nın Bandung kentinde bir araya geldi. Amaçları her iki blokun dışında kalmayı sürdürerek bu iki süper gücün karşısında varlıklarını korumaktı. Yapılan konferans sonucu “barış içinde bir arada yaşamanın beş ilkesi” belirlendi. Buna ilkeler; siyasi bağımsızlık, askeri ittifaklara katılmama, kendi topraklarında başka devletlere askeri üs kurma izni vermeme, ikili ittifaklara girmeme ve sömürgeciliğe karşı başlatılan milli kurtuluş savaşlarına destek vermedir.

Arap-İsrail Savaşları ve Büyük Devletlerin Politikası

Camp David Antlaşmaları

ABD Başkanı Nixon, 1974’te İsrail ile Mısır arasında imzalanan Sina Antlaşması’yla oluşan barış ortamını güçlendirmek amacıyla, Orta Doğu devletlerini ziyaret etti. Bu gezi sırasında ABD ile Mısır arasında bir anlaşma imzalanması, SSCB’yi rahatsız ederken ABD-Libya ilişkilerini de olumsuz etkiledi.

Bu arada Mısır Halk Meclisi’nin Mısır-SSCB Dostluk Antlaşması’nı feshetmesi ABD’yi bir Orta Doğu barışı konusunda harekete geçirdi. 1977’de ABD, bölge ülkeleriyle barış için temaslarda bulundu. Aynı yıl İsrail ve Mısır Devlet başkanları karşılıklı olarak resmî ziyaretlerde bulundular. İsrail’in Batı Şeria’da yeni Yahudi yerleşim merkezleri kurması iki ülke arasında devam eden müzakerelerden sonuç alınmasını engelledi. İsrail’in bu tavrı Mısır ve ABD ile olan ilişkilerinin bozulmasına sebep oldu.

1978’de ABD, bölgedeki gücünü kullanarak İsrail ve Mısır’ı Camp David’te bir araya getirdi. 17 Eylül’de İsrail ile Mısır, Filistin meselesi ve iki ülke arasındaki barış esaslarını içeren antlaşmaları imzaladı.

Camp David Antlaşmalarında Filistin meselesi ile ilgili şu kararlar alındı.

– Gazze ve Batı Şeria’da yaşayan Filistinlilere, şekli ve mahiyeti, İsrail, Mısır ve Ürdün’ün ortak kararına göre belirlenecek beş yıllık bir süre için bir muhtariyet verilecek.
– Bu muhtariyet döneminde İsrail, bu iki toprakta, kendi güvenliğini de sarsmayacak şekilde, asker miktarını asgariye indirecekti.
– Muhtariyet döneminin üçüncü yılından itibaren, İsrail, Mısır, Ürdün ve Filistin muhtariyet idaresinin temsilcileri arasında, Batı Şeria ve Gazze’nin nihai statüsünü tespit edecek bir anlaşma için müzakereler yapılacaktı. Bu anlaşma, Filistin halkının “meşru hakları” ile “adil istekleri”ni tanıyacaktı.
– Bu dönemde İsrail ile Ürdün arasında barış müzakereleri ve İsrail’in güvenliğini sağlayacak düzenlemeler de yapılacaktı.

Camp David Antlaşmalarına tepki gösteren Arap ülkeleri, Mart 1979’da Bağdat’ta toplanarak Mısır’ın bu anlaşmayı feshetmesini, Filistin meselesinde ortak hareket edilmesini ve bağımsız bir Filistin Devleti’nin kurulmasını kararlaştırdı. Camp David Antlaşmaları çerçevesinde belirlenen Mısır-İsrail Barış Antlaşması, planlanan sürede imzalanamadı. Özellikle İsrail ve Mısır’ın bu antlaşmanın maddelerini kendine göre yorumlaması, İran’da gerçekleşen rejim değişikliği ve ABD’nin tutumu, süreci sonlandırdı.

26 Mart 1979’da karşılıklı toprak bütünlüğü ve bağımsızlık düşüncesine saygı duymayı esas alarak bugünkü İsrail-Mısır sınırlarını çizen “İsrail-Mısır Barış Antlaşması” Washington’da imzalandı. Bu antlaşma, İsrail’in, güneyde güvenliğini garantilerken Mısır’ın Arap dünyası ile ilişkilerinin kopmasına yol açtı. Arap ülkelerinden Mısır’a yapılan ekonomik yardım kesilirken ABD, Mısır’a ekonomik yardımda bulundu. İsrail 27 Nisan 1982’de Sina’dan tamamen çekildi. Bu gelişmeler Orta Doğu’da ABD aleyhtarlığını artırırken Suriye gibi bazı ülkeleri SSCB’ye yakınlaştırdı. Bu barış antlaşmaları, İsrail’in muhtariyet vaadedilen Batı Şeria’da devamlı olarak Yahudi yerleşim merkezleri kurması, Kudüs’ü başkent yapması, Golan Tepelerini ilhak ettiğini açıklaması ile amacına ulaşamamış ve bölgedeki gerginliğin artmasını engelleyememiştir.

İslam Konferansı Örgütü

– İsrail’in işgal ettiği Kudüs’te El-Aksa Camii’ne saldırması,konferansın toplanmasına neden olmuştur.(1969)
– Fas’ın başkenti Rabat’ta Türkiye dahil 24 ülkenin katıldığı bir “İslam Zirvesi” toplanmıştır.(1969)
– Zirve sonunda yayınlanan bildiri ile; İsrail’in Kudüs’ü boşaltması,işgal ettiği Arap topraklarından çekilmesi ve İsrail’i tanıyan devletlerin İsrail ile diplomatik ilişkilerini kesmeleri istenmiştir.
– İslam Zirvesi’nin ikincisi 1974’te Pakistan’ın Lahor kentinde yapılmıştır.
– Zirvede Filistin ile ilgili kararların yanında,1971’de Pakistan’a karşı ayaklanarak bağımsız olan Bangladeş’in Pakistan tarafından tanınması da sağlanmıştır.
– 1975’teki toplantıda İslam Kalkınma Bankası’nın kuruluş planı onaylanmıştır.

Uluslararası Politikada Petrolün Yeri

II. Dünya Savaşı’ndan sonra petrolü Batılı ülkelere ucuz vermek istemeyen Suudi Arabistan, Irak, Kuveyt, İran ve Venuzuela bir araya gelerek 1960 yılında “Petrol İhraç Eden Ülkeler (OPEC)” kurdular. Kuruluşun amacı; petrol fiyatlarını yüksek seviyelere çıkarmaktı. Bu amaçlarına da 1970’li yıllarda ulaştılar. Yine bu dönemlerde ortaya çıkan 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra da petrolü İsrail’e karşı siyasi bir silah olarak kullanmak isteyen Arap ülkeleri de bir araya gelerek “Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Teşkilatını (OAPEC) kurdular. Ancak OAPEC başarılı olamadı.

İran- Irak Savaşı

Irak’ta Rejim Değişikliği

1920 San Remo Konferansı’nda manda yönetimi kurulan Irak’ta 1921’de Meşruti Krallık kuruldu. 1932’de Milletler Cemiyetine bağımsız bir devlet olarak katıldı. 1933’te Kral Faysal’ın ölümünün ardından ülkede dinî ve etnik çatışmalar arttı. II. Dünya Savaşı öncesi dünyadaki gelişmeler Orta Doğu’da yeni oluşumlar için zemin hazırladı. 1934’te Türkiye’nin de üye olduğu Sadabat Paktı’na katılan Irak, II. Dünya Savaşı sonrası ABD ve Batılı devletlere paralel politikalar izleyerek Bağdat Paktı (1954) içinde yer aldı.

1958’de yapılan bir askerî müdahale sonucu ülkede monarşi rejimi yıkılarak cumhuriyet ilan edildi. Irak rejim değişikliğinden sonra Bağdat Paktı’ndan çekildi. Baas Partisi 1968’de Irak’ta yönetimde söz sahibi oldu, SSCB ile yakınlaşarak bu ülkeden ekonomik ve askerî yardım almaya başladı. Bu durum Batı’ya dönük bir politika takip eden İran ile arasındaki ilişkileri zayıflattı. Diğer taraftan, 1970’te İngiltere’nin Basra Körfezi’nden çekilmesinden sonra İran’ın, buraya tek başına hâkim olmak istemesi iki ülke ilişkilerini daha da gerginleştirdi.

Baas Partisinin 1972’de, SSCB ile imzaladığı dostluk antlaşmasıyla beraber bu ülkeden silah satın almaya başlaması İran’ı tedirgin etti. Ancak 1975 Martında Cezayir’in arabuluculuğu ile imzalanan Cezayir Anlaşması’yla Irak ile İran arasındaki Şattülarap Su Yolu’nun en derin yeri sınır kabul edilirken karşılıklı dostluk ve iş birliğinin taahhüt edilmesi ilişkileri bir süreliğine düzeltti.

İran’da Rejim Değişikliği

1928’ten itibaren İran’ı yöneten Pehlevi Hanedanlığı’nın uygulamaları halk tarafından benimsenmemişti. Batı İran’ın amacı ise Basra Körfezi’ne ve su yollarına egemen olmaktı. Halkın uygulamalara karşı başlattığı protestoların yönetim tarafından dikkate alınmaması ayaklanmaya sebep oldu. 1978’de sürgündeki lider Ayetullah Humeyni’nin ülkeye dönmesiyle İran İslam Cumhuriyeti kuruldu.

Savaş ve Sonuçları

Nedenleri
– Camp David Anlaşması ile Orta Doğu’da Mısır’ın etkinliğini kaybetmesi üzerine,İran’daki rejim değişikliğinden kaynaklanan iç sorunlardan da yararlanmak isteyen Irak’ın Arap liderliği için harekete geçmesi
– Irak’ın Basra Körfezi’ne hakim olmak istemesi

Sonuçları
– İki ülkeden yaklaşık 1 milyon insan ölmüştür.
– Petrol bölgelerinin bombalanması büyük ekonomik kayıplara neden olmuştur.
– İki ülkede özellikle Irak’ta yaşanan ekonomik sıkıntılar Kuveyt’in işgaline neden olmuştur.
– Arap ülkeleri arasındaki birlik bozulmuştur.
– İsrail Orta Doğu’da serbest kalmıştır.
– Bazı devletler tarafsız olmalarına rağmen bu iki devlete silah satarak önemli bir gelir sağlamışlardır.

Yumuşama Döneminde Dünya

Ekonomi

– Dünya ekonomisinde büyümeye bağlı olarak talep fazlası ürünlerin pazarlama ihtiyacı reklam sektörünün önemini artırdı.
– Uydu teknolojisi sayesind etelevizyon programları uluslararası bir boyut kazandı.
– İlk kez “1964 Tokyo Olimpiyatları” canlı televizyon yayını ile tüm dünyaya ulaştırıldı

Bilimsel ve Teknolojik Gelişmeler

– ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’ni (NASA) kurarak,ilk uydusunu uzaya göndermiştir.(1958)
– Rus kozmonot “Yuri Gagarin” Vostok-1 uzay aracı ile ilk kez uzaya gitmiştir.(1961)
– Amerikalı astronot Neil Amstrong ilk kez Ay’a inmiştir.(1969)
– İlk kişisel bilgisayar üretilmiştir.(1970)
– İlk olarak ABD’de bilim adamları arasındaki iletişimi sağlamak amacıyla deneme niteliğinde “ARPANET” (Amerikan Gelişmiş Savunma Araştırmaları Dairesi) kurulmuş (1969) ve daha sonra bütün üniversiteler ile araştırma kuruluşlarının bilgisayarlarını bünyesinde toplayarak gelişmiştir.
– 1991’de ABD’de İnternetin ticari amaçla kullanılmasını engelleyen tüm kısıtlamalar kaldırılmıştır.
– Grafik web tarayıcı “Mozaic” in devreye girmesiyle internetin bir alt kümesi olan “World Wide Web”in (Geniş Dünya Ağı) yıllık büyüme hızı artmıştır.
– Bilgisayar ve telefonun işbirliğine bilgininde eklenmesiyle ortaya çıkan İnternet günümüzde önemli bir yere sahiptir.

Kültürel Hayat

– Müzik alanında 1950’lerde ortaya çıkan “Rock And Roll” tarzı bu dönemde etkisini sürdürmüştür.
– Heavy metal müzik türü ve bu türün temsilcisi olan Rolling Stones grubu döneme damgasını vurmuştur.
– 1951 yılından itibaren yapılan Akdeniz Oyunları’nın tamamına katılan Türkiye 1974’te düzenlenen Akdeniz Oyunları’na İzmir’de ev sahipliği yaptı.

Yumuşama Dönemi’nde Türk Dış Politikası

Türkiye-ABD İlişkileri

1960’lı yıllardan itibaren Türk-Amerikan ilişkilerinde Kıbrıs Meselesi önemli rol oynadı.

“Küba Krizi”ne bağlı olarak 1963’te Türkiye’deki ABD’ye ait Jüpiter füzelerinin bilgi verilmeden sökülmesi ve Türk-Yunan meselelerinde ABD’nin Yunan yanlısı politikası iki ülke arasında güven bunalımını doğurdu.

Bu dönemde Kıbrıs meselesinde ABD’nin tavrını ortaya koyan Johnson Mektubu ve 1975–1978 yılları arasındaki ambargo dönemi Türk – Amerikan ilişkilerinde sarsıntılara yol açtımıştır. Nektupta ABD ‘nin Türkiye’ye sağladığı askeri malzemenin  bu müdahale de kullanılmasına izin verilmeyeceği belirtilmiştir. Mektubun ardından Türkiye müdahale kararından vazgeçmiştir.

Türkiye-SSCB Münasebetleri

1950–1964 arası dönemde Türk- SSCB münasebetlerinde 1950 ile 1960 arasında Ortadoğu’da ortaya çıkan gelişmelerinin ortaya çıkardığı huzursuzluk devam etti. 1964’e kadar SSCB Türkiye’nin Kıbrıs’ı bir NATO üssü haline getirmesinden korktuğu için, Kıbrıs konusunda Türkiye aleyhinde bir politika izlemiş, Türkiye’nin adaya müdahalesine karşı çıkmıştır. Bu arada ABD ile Kıbrıs sorunundan dolayı yaşanan gelişmeler ve özellikle Johnson Mektubu Türkiye’nin SSCB ilişkilerini yeniden gözden geçirmesine yol açacaktır. 1964–1970 arasında karşılıklı ziyaretlerle ortaya çıkan olumlu hava 1970’li yıllarla birlikte, yerini tekrar durgunluk ve soğukluk dönemi başlamıştır. 1974 Kıbrıs Harekâtı’na SSCB’nin karşı çıkması, Türk askerinin adadan çekilmesini istemesi, Garanti Antlaşmasını geçeriz sayması ve Kıbrıs meselesinin milletlerarası bir konferansta ele alınmasını istemesi Türk – SSCB ilişkilerinde tekrar soğukluğa yol açmıştır.

Türk-Yunan İlişkileri

Kıbrıs Sorunu

– 1571’de Türk hakimiyetine giren Kıbrıs 1878 Berlin Antlaşması’nda arabuluculuk yapan İngiltere’ye geçici olarak bırakılmış,Osmanlının I.Dünya Savaşı’na girmesini fırsat bilen İngiltere 5 Kasım 1914’te Kıbrıs’ı ilhak ettiğini açıklamıştır.

– İngiliz yönetimindeki Kıbrıs Rumları Enosis Politikası (Kıbrıs’ı Yunanistan’a dahil etme) doğrultusunda faaliyetlerde bulunmuşlardır.

– 1960’tan önce Yunanistan’ın Kıbrıs konusundaki isteklerinin BM tarafından reddedilmesi üzerine Rumlar “EOKA” örgütünü kurmuşlardır.

– Bu örgütün amacı İngiltere’yi Kıbrıs’tan atmak,Türkleri yok etmek ve “Enosis Politikası”nı gerçekleştirmektir.

– Kıbrıs Meselesi’nin çözümü için Türkiye-Yunanistan-İngiltere arasında yapılan “Zürih” ve “Londra” Antlaşmaları doğrultusunda Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştur.(1960) (Cumhurbaşkanı:Rum lider Makarios,Yardımcısı:Türk lider Dr.Fazıl KÜÇÜK)

– Kıbrıs’ta sağlanan barış ortamı uzun sürmemiş EOKA faaliyetlerini artırmış,Kıbrıs Türkleri de bu faaliyetlere karşı 1955’te kurulan “Türk Mukavemet Teşkilatı” vasıtasıyla karşı koymaya çalışmıştır.

– Devam eden olaylar yüzünden Rumlarla bir arada yaşamanın mümkün olamayacağını anlayan Kıbrıs Türkleri “Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi”ni kurmuşlardır.(28 Aralık 1967) (Başkanı:Dr.Fazıl KÜÇÜK,Yardımcısı:Rauf DENKTAŞ seçilmiştir.)

– Yunanistan’ın desteğiyle “Enosis”i gerçekleştirmek isteyen EOKA üyeleri 15 Temmuz 1974’te Makarios’a karşı bir darbe gerçekleştirerek “Kıbrıs Elen Cumhuriyeti” ni ilan etmişlerdir.(Cumhurbaşkanı:Nikos Sampson)

– Bu gelişmeler üzerine Türkiye;Enosis’e engel olmak,barışı yeniden kurmak ve Türklerin güvenliğini sağlamak amacıyla “Kıbrıs Barış Harekatı” nı başlatmıştır. (20 Temmuz 1974)

– Harekat sonucunda kuzeye yerleşen Türkler;Rauf DENKTAŞ’ın liderliğinde “Kıbrıs Türk Federe Devleti”ni kurmuştur.(13 Şubat 1975)

– Türklerin adadaki siyasi varlığı Rumlar tarafından kabul edilmediği gibi BM Genel Kurulu 13 Mayıs 1983’te Kıbrıs Rumlarını Kıbrıs Hükümeti olarak tanıma kararı almıştır.

– Bu gelişmeler üzerine Türk Toplumu da 15 kasım 1983’te “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” ni kurmuştur.Aynı gün Türkiye Cumhuriyeti tarafından tanınmıştır.

Ege Adalarının Silahlandırılması Meselesi

Lozan Antlaşması’yla Ege Denizi’ndeki Türkiye’ye bırakılan Bozcaada, Gökçeada ve İtalya’nın sahip olduğu Meis ve Oniki Ada dışında kalan diğer adalar Yunanistan’a bırakılmıştır.

1947 yılında ise Meis ve Oniki Ada’da Yunanistan’a bırakılmıştır.

Yunanistan özellikle 1963 Kıbrıs Bunalımı’ndan itibaren Ege Denizi’nde Türkiye kıyılarına yakın olann adalarla birlikte 1947’de İtalya’dan aldığı Meis ve Oniki Ada’yı , Lozan Antlaşması’na aykırı olarak gizlice silahlandırmaya başlamıştır.

Fakat Yunanistan 1974’ten itibaren, Ege adalarını silahlandırmaya devam etmiş ve adaları NATO tatbikatları kapsamına aldırtarak silahlanma faaliyetleri meşrulaştırmak istemiştir.

Yunanistan, 1980’de tekrar NATO’nun askeri kanadına dönmüş ve Limni Adası’nı NATO savunma sistemi kapsamına aldırtmayı amaçlamıştır. Türkiye ise Limni Adası’nın statüsünün değiştirilmesine karşı olduğunu kesin olarak belirtmiştir.

Kıta Sahanlığı Sorunu

– Yunanistan 1961’den itibaren şirketlere Ege Denizi’nde petrol arama ruhsatı vererek,Türkiye ile olan deniz sınırlarını kendisine göre
belirlemeye çalışması iki ülke arasında anlaşmazlığa sebep olmuştur.

– Yunanistan’ın bu faaliyetleri üzerine Türkiye de 1973’te Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına Ege’nin açık deniz sularında ve kendi kıta sahanlığında petrol arama ruhsatı vermiştir.

– Yunanistan’ın bu duruma itiraz etmesi iki ülke arasında “Kıta Sahanlığı Sorunu”na sebep olmuştur.

– 1974 Kıbrıs Barış Harekatı gerginliği daha da artırmıştır.

– 1976’da Türkiye’nin Sismik-I adlı araştırma gemisiyle Ege Denizi’nde bir araştırma yapması üzerine Yunanistan;BM Güvenlik Konseyi ve Lahey Uluslararası Adalet Divanı’na başvurmuştur.

– İki ülke arasında imzalanan Bern Deklarasyonu ile taraflar Ege Denizi’nde kıta sahanlığı ile ilgili hiçbir faaliyette bulunmamayı kabul etmişlerdir.

Kara Sularının 12 Mile Çıkarılmadı Sorunu

– Lozan Antlaşması’yla Ege Denizi’nde kara suları genişliği 3 mil olarak kabul edilmiştir.

– Bu genişlik 1936’da Yunanistan, 1964’te Türkiye tarafından 6 mile çıkarılmıştır.

– 1974’ten itaberen Yunanistan değişik dönemlerde kendi kara sularını 12 mile çıkaracağını ileri sürmüş, bu durum Türkiye tarafından tepkiyle karşılanmış ve Türkiye kara sularının 6 milden daha yukarıya çıkarılmasını savaş nedeni sağlayacağını ilan etmiştir.

Ege Havası (FIR HAttı- Uçuş Bilgi Bölgesi) Sorunu

1974 yılında yapılan Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında bu sorun ortaya çıkmıştır. Türkiye bu harekatı sırasında NATOM (Havacılara İhbar Bildirimi) sonucunda kendine ait yeni bir FIT hattı oluşturdu. Buna göre,  Türkiye yönüne uçan her uçak Türk kıyılarına 50 mil kala durumunu ve uçuş planını Türk yetkililerine bildirmek zorundaydı. Yunanistan ise Kıbrıs ise Kıbrıs Barış Harekatı sırasında Ege Denizi’ni “tehlikeli bölge” ilan ederek hava sahasını tüm uçuşlara kapattığını açıkladı. Ancak bu karardan her iki ülkede zarar görünce 1977’de yapılan görüşmeler sonucu her iki ülkenin daha önce aldığı kararlar geçersiz sayıldı ve Ege hava sahası trafiğe tekrar açıldı.

Ermeni İddiaları

– Ermeni diasporası (Türkiye ve Ermenistan dışında yaşayan Ermeniler) Ermeni iddialarını dünyaya tanıtmak ve Türkiye’ye kabul ettirmek.Türkiye’den tazminat ve toprak almak ve son aşamada büyük Ermenistan hayalini gerçekleştirmek amacıyla “Ermenistan Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Ordusu” adı verilen “ASALA” terör örgütünü kurmuşlardır.

– ASALA’nın 1973’te başlatarak 1994 yılına kadar devam ettiği terör faaliyetlerinde çoğu diplomat olan 35 Türk şehit edilmiştir.

Türkiye’de Bunalımlı Yıllar

Siyaset

– Türkiye,Demokrat Parti iktidarı (1950) ile ilk yıllarda birçok alanda büyük gelişme göstermiştir.
– 1957’den itibaren ise enflasyon artmış,ekonomide bozulmalar başlamıştır.
– Ülkemizde demokrasinin tam olarak yerleşmemiş olması,siyasi yaşamdaki hoşgörü eksikliği ve belirtilen ekonomik nedenler “27 Mayıs 1960 İhtilali” ne sebep olmuştur.
– Demokrasinin gelişimini kesintiye uğratan bu müdahale sonucunda anayasa yürürlükten kaldırılarak,meclis kapatılmıştır.
– Pek çok bakan ve milletvekilinin yargılanması sonucunda Başbakan Adnan Menderes,Dış İşleri Bakanı Fatin Rüşdü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edilmiştir.(1961)
– 1990 yılında kabul edilen bir kanunla bu devlet adamlarının itibarları iade edilmiş ve naaşları İstanbul’da yaptırılan anıt mezara devlet töreniyle defnedilmiştir.
– TSK adına ülke yönetimini üstlenen Milli Birlik Komitesi’nin oluşturduğu kurucu meclis “1961 Anayasası” nı kabul etmiştir.
– 1961 seçimlerinden sonra meclis tarafından Cemal Gürsel Cumhurbaşkanı seçilmiş ve 1965’e kadar koalisyon hükümetleri
iktidarda kalmıştır.
– 1965’te Süleyman Demirel’in başbakanlığı ile başlayan AP (Adalet Partisi) iktidarı 1971 askeri muhtırasına kadar devam etmiştir.
– Demokrasiye zarar veren bu muhtıra sonucunda başbakan Süleyman DEMİREL istifa etmiş ve Nihat Erim başbakanlığında meclis dışından farklı partilerden oluşan geniş tabanlı bir hükümet kurulmuştur.
– 1973’te AP ve CHP’nin desteklediği emekli Oramiral Fahri Korutürk Cumhurbaşkanı seçilmiştir.
– 1974-80 yılları arasında Türkiye’de kısa süreli koalisyon hükümetleri kurulmuştur.
– Siyasi istikrarsızlık ekonomik ve toplumsal gelişmeyi olumsuz etkileyerek,ülkede iç huzursuzluk,siyasi anlaşmazlık ve ekonomik
sıkıntıların yanında şiddet ve terör olaylarına sebep olmuştur.Tüm bu gelişmeler sonucunda demokratik yönetimi ortadan kaldıran “12 Eylül 1980 Askeri Müdahalesi” gerçekleşmiştir.
– Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in Cumhurbaşkanlığı ve Bülent Ulusu’nun başbakanlığındaki Bakanlar Kurulu tarafından hazırlanan 1982 Anayasası halk oylaması ile kabul edilmiştir.
– 1983 seçimleri sonucunda Turgut Özal başkanlığındaki ANAP (Anavatan Partisi) tek başına iktidar olmuştur.
– Türkiye Turgut Özal iktidarı ile ülke yönetiminde siyasi,ekonomik ve toplumsal alanda köklü kararlar almıştır.

Ekonomi

– 1960’tan itibaren planlı ve tam kalkınmayı hedefleyen politika benimsemiş ve Devlet Planlama Teşkilatlı kurulmuştur.
– 1970’li yıllarda uygulanan “ileri ithal ikameci model” ile buzdolabı, televizyon, çamaşır makinesi gibi dayanıklı tüketim malları ve otomobil üretmeye başlamıştır.
– 1963-1967 yıllarını kapsayan Birinci Beş Yıllık İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı istikrarlı bir büyüme hızı ve kalkınma sağlanması amacıyla uygulamaya konmuştur.
– Türk Otomobil Fabrikası Anomim Şirketlerinin (TOFAŞ) Bursa’daki otomobil fabrikası 12 Şubat 1971’de açılmış ve “Fiat” lisansıyla “Murat 124” tibi otomobillerin üretimine başlanmıştır.
– 1970’lerin sonuna doğru ulusal tasarruflar ve yatırımlar arasındaki uçurum genişlemiştir.Kamu İktisadi Teşebbüslerinin dengesi çarpıcı bir şekilde bozulmuştur. Bunun sonucunda bütçe açığı büyümüş ve enflasyonda hızlı bir artış olmuştur.
Bu ekonomik dengesizlikler sonucunda karma ekonomi modelinden serbest piyasa ekonomisine geçişi sağlayan 24 Ocak Ekonomik İstikrar Kararları alınmıştır.
1977 yılında karaborsacılık ve temel tüketim mallarında yüksek fiyat artışları görülmüştür.

Sosyal ve Kültürel Hayat

– 1960- 1980 arası köyden kente göçler devam etti. Bunun sonucunda gecekondulaşma(çarpık kentleşme) altyapı ve üstyapı sorunları ortaya çıktı.
– 1960’lardan itibaren “Toplumculuk” adı verilen edebi akım ortaya çıktı.
– Necip Fazıl Kısakürek tüm şiirlerini” Çile” adlı kitabında topladı.
– Ülkelerin sorunları ise Adelet Ağaoğlu ve Vedat Türkali’nin romanlarında yer aldı.
– Gezi, hatıra türünde Yusuf Ziya Ortaç, deneme türünde Nurullah Ataç, Mahmut Kaplan ve Cemil Meriç öne çıktı.
– Dormen, Birleşmiş Sanatçılar Topluluğu ve Devekuşu Kabare Tiyatrosu günlük konuları eleştirel bir biçimde eğlenceli olarak ele aldı.
– Sinemada Zeki Alasya, Metin Akpınar, Adile Naşit, Şener Şen, Kemal Sunal, Münir Özkul, Tarık Akan, Kartal Tibet, Ediz Hun, Filiz Akın, Türkan Şoray, Fatma Girik ön plana çıkan erkek ve kadın oyuncular oldu.
– Metin Erksan’ın yönetmenliğindeki “Susuz Yaz” filmi Berlin Film Festivali’nde “Altın Ayı” ödülünü kazandı.
– 1964’te Antalya Film Festivali düzenlenmeye başladı.
– “Arabesk” adı verilen yeni bir anlayış ortaya çıktı.
– 1965’te Altın Mikrofon Yarışması düzenlenmeye başlandı. Türk müziğine yeni sesler kazandırmak için yapılanbu yarışmanın ilkini “Gençliğe Veda” şarkısıyla Yıldırım Gürses kazandı. Yine bu yarışma ile Cem Karaca ve Erkin Koray isimleri Türk müziğine kazandırıldı.
– Barış Manço önderliğinde Anadolu-Rock adı altında yeni bir müzik türü Moğollar Grubu ile ortaya çıktı.

Küreselleşen Dünya

SSCB’de Değişim ve Sonuçları

Küreselleşme; mal, hizmet ve sermayenin artan hareketliliği sonucunda dünyadaki  ekonomik bütünleşmenin  toplumlar arasındaki iletişim ve etkileşimin ve bunlara bağlı olarak da ülke, devlet ve milletlerin karşılıklı bağımlılıklarının artmasına denir.

SSCB’de Politika Değişiklikleri ve Nedenleri

II. Dünya Savaşı dünyayı Doğu ve Batı olmak üzere iki bloğa ayırmış soğuk savaş dönemi boyunca dünya politikasına SSCB ve ABD yön vermişti. Doğu Blokunu sarsan ilk önemli gelişme 1975′te 35 ülke tarafından imzalanan Helsinki Nihai Senedi′dir. Bu Antlaşma Doğu-Batı ilişkilerinde yeni bir yumuşama ve yakınlık süreci başlatmış, Doğu Avrupa′da milliyetçi düşünceyi güçlendirmiştir.

SSCB′nin dağılma süreci, Mihail Gorbaçov′un 1985′te SSCB′de liderliğe getirilmesi ve Sovyetlerin mevcut yönetim anlayışını değiştirmeye yönelmesi ile başladı. Gorbaçov′un ilk hedefi siyasal iktidarın ve devlet yapısının değiştirilmesiydi. Komünist iktidarı demokratik uygulamalarla halka yaklaştırmayı amaçladı.

SSCB’nin Dağılması

Gorbaçov, SSCB içindeki Letonya, Estonyave Litvanya’da başlayan bağımsızlık hareketlerine çözüm bulmak için Aralık 1990’da “Egemen Devletler Birliği Antlaşması” fikrini ortaya attı. Buna göre, SSCB’ye bağlı cumhuriyetlerdeki bağımsızlık ilanlarına karşı Gorbaçov’un gerekli tedbirleri almadığını düşünen ve bu antlaşmaya karşı olan ordu içindeki bazı komutanlar, bakanlar ve KGB liderinin aralardında bulunduğu bir grup, 18 Ağustos 1991 gübü Gorbaçov’a karşı bir darbe yaptı.

Ortaya çıkan bu karışıklıklardan yararlanan SSCB’ye bağlı cumhuriyetlerin tamamına yakını bağımsızlıklarını ilan etti ve SSCB yıkıldı.Devlet başkanlığı görevine bir süre daha devam eden Gobaçov. 25 Aralık 1991’de bu görevinden de istifa etti ve yerine  Boris Yeltsin geçti.

SSCB’nin Dağılmasının Doğu Avrupa’ya Etkileri

Sovyetler Birliği’nde yaşanan gelişmeler ile Gorbaçov’un her ulusun kendi kaderini tayin hakkı ve kendi kaynaklarını istediği gibi kullanma hakkına dair söylemleri Doğu Avrupa’yı da etkiledi. Sovyet Bloku içinde yer alan Doğu Avrupa ülkelerinde sosyalist yönetimler yıkıldı, yerine demokratik yönetimler kuruldu. Devletler bağımsızlıklarını ilan ettiler.

İnsan hakları temelinde başlayan değişim istekleri sonucunda Doğu Avrupa ülkelerinde önce komünist parti yönetimlerine son verildi, ardından demokratik seçimler sonunda yeni yönetimler kuruldu.

Avrupa’nın siyasi haritası yeniden şekillendi. 1989’da Çekoslovakya’da “Kadife Devrimi” olarak adlandırılan kansız bir devrimle demokrasiye geçildi. 1993’te Çekoslovakya; Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olmak üzere ikiye ayrıldı. Romanya’da ise demokratikleşmeye direnen devlet başkanı Çavuşesku idam edildi. Bulgaristan’da değişim daha sorunsuz gerçekleşti. Macaristan ve Polonya’da da değişim yaşandı.

İkiye ayrılan Almanya’da Berlin Duvarı yıkıldı (1990). 3 Ekim 1990’da iki Almanya resmen birleşti. 1991’de COMECON ve Varşova Paktı dağıldı.

SSCB’nin Dağılmasının Dünya Güçler Dengesi Üzerine Etkileri

– 1991 yılında SSCB’nin dağılması ve Doğu Bloku‘nun çökmesiyle Batı Bloku ve ABD, dünya güç dengesinde tek başına kaldı. Kontrol ABD’nin eline geçti. SSCB’ye bağlı bazı ülkeler Bağımsız Devletler Topluluğu’nu kursa da SSCB’nin sahip olduğu güce erişilemedi.

– ABD ülkesinde gerçekleştirilen terör olaylarını gerekçe göstererek Afganistan’ı işgal etti. Nükleer silah bulundurduğunu öne sürerek Irak’a askerî müdahalede bulundu. Böylece Rusya’nın kontrolünde olan Orta Asya’ya yakınlaşma ve önemli petrol yataklarının bulunduğu Orta Doğu’yu ve Basra Körfezi’ni kontrol etme imkânı buldu.

– Güç dengesinde Avrupa Birliği’nin, ABD’ye karşı denge unsuru olma isteği İngiltere’nin ABD yanlısı politikasından dolayı başarılı olamadı.

– Yeniden güçlenmek için çalışmalar başlatan Rusya Federasyonu “Şangay Beşlisi” adı altında yeni bir örgütlenmeye gitti. 1996 yılında kurulan bu örgüte Rusya, Çin, Kazakistan, Türkmenistan ve Tacikistan katıldı. 2001’de Özbekistan‘ın da katılımıyla “Şanghay İş Birliği Örgütü” adını aldı.

– Enerjinin bütün dünyada devletlerarası ilişkilerde ağırlık merkezi hâline geldiği günümüzde enerji kaynakları bakımından son derece zengin, genç nüfusa sahip, ekonomik yapısı güçlü bu örgütlenme artık dünyada önemli bir güç hâline gelmiştir. Hindistan, İran, Pakistan ve Moğolistan bu örgütlenmeye gözlemci ülkeler olarak destek vermektedir.

Türk Cumhuriyetleri Bağımsız Oluyor

Alma Ata Zirvesi (21 Aralık 1991)

– 21 Aralık 1991’de Kazakistan’ın o zamanki başkenti Alma-Ata’da Rusya, Ukrayna, Beyaz Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Özbekistan, Azerbaycan, Tacikistan, Ermenistan ve Moldovya katılılıyla toplanan zirvedir. Gürcistan ise zirveye gözlemci olarak iştirak etmiştir.

– Alma-Ata Zirvesi ile Sovyetler Birliği’ni oluşturan 15 Cumhuriyet, 21 Aralık 1991’de Sovyetler Birliği’ne fiilen son vermiş oldu. Bunlardan 11 Cumhuriyet, her cumhuriyetin bağımsızlığı ve eşitliği ilkesi saklı kalmak kaydıyla, aralarında yeni bir yapılanma yoluna gittiler.

Azerbaycan

– Azerbaycan, 1918’de Mehmet Emin Resulzâde önderliğinde bağımsızlığını ilan etmiş, fakat bir süre sonra SSCB Azerbaycan’ı tekrar yönetime bağlamıştır.

– Gorbaçov dönemindeki politikalar bağımsızlık hareketlerine zemin hazırlamıştır. Nitekim Ebulfeyz Elçibey önderliğinde kurulan Halk Cephesi, 30 Ağustos 1991’de Azerbaycan’ın bağımsızlığını ilan etmiştir.

– 1991’de bağımsız olan Azerbaycan’ı tanıyan ilk ülke Türkiye’dir.

– Atatürk’ün, “Azerbaycan’ın sevinci bizim sevincimiz, kederi bizim kederimizdir.” sözü ile Ebulfez Elçibey’in, “İki kardeşin yan yana ayrı devletler kurduğu nerede görülmüştür. Azerbaycan ve Türkiye olarak en kısa zamanda birleşmeliyiz.” ve “Biz bir millet, iki devletiz.” sözleri ülkeler arasındaki bağı güçlendirmiştir.

Dağlık Karabağ Sorunu

1985’ten sonra SSCB’deki iç gelişmelerden faydalanan Ermenistan, Karabağ’ı kendisine bağlamak istemiştir. Azerilerden silahlar toplanırken Ermenistan Meclisi bu kararnameyi kendi topraklarında uygulamamıştır. Azerilerin tamamen silahsız kalması üzerine Karabağ, Ermenistan tarafından işgal edildi. Hocalı başta olmak üzere birçok kentte çok sayıda sicil öldürülmüş veya göçe zorlanmıştır.

Kazakistan

Kazakistan yüzölçümü bakımından SSCB′nin ikinci büyük cumhuriyeti idi. 1990′da 16,5 milyon olan nüfus, 1999′da Slav ve Almanların ülkeden göç etmeleriyle 14,5 milyona kadar düşmüştür. 1990′da nüfusun % 41′i Rus ve % 36′sı Kazak olan ülkede bu oran bugün % 60 Kazak, % 25 Rus şeklinde değişmiştir.

Kazakistan nüfus dengelerinin de etkisiyle hem bağımsızlık öncesinde olduğu gibi sonrasında da Rusya Federasyonu ile iyi ilişkiler içinde oldu. 16 Aralık 1991′de bağımsızlık ilan edildi. Kazakistan′da birbiri ardına gerçekleştirilen reformlarla yeni bir siyasi sistem kuruldu.

Kazakistan, Avrasya Ekonomik Topluluğu, Shangay İşbirliği Örgütü ve BDT′nin aktif katılımcısı durumundadır. Ayrıca BM, İKÖ, AGİT üyesidir. Ülkenin ekonomik faaliyetlerinde tarım en önemli gelir kaynağıdır. Meraların geniş yer tutmasından dolayı hayvancılık da önemlidir. Ülkede ayrıca zengin petrol, doğal gaz, altın, kömür ve kurşun yatakları bulunmaktadır.

Kırgızistan

Kırgızistan Demokrasi Hareketi lideri Asker Akayef, Komünist Kırgız Partisi’nin muhalefetine rağmen 31 Ağustos 1991’de Kırgızistan’ın bağımsızlığını ilan etmiştir.

Asker Akayev, merkeziyetçi ekonomiden, liberal ekonomiye geçişi sağlayacak yasal düzenlemeler yaptı. Eğitim dilini Kırgızcaya çevirerek Kırgızların ulusal dillerini kullanmalarına, ulusal kültürlerini geliştirmelerine ve ulusal kimliklerini tanımalarına yardımcı oldu.

Özbekistan

1991’de SSCB’nin dağılması üzerine bağımsızlığını ilan etmiştir.

SSCB’ye karşı bir politika izleyen İslam Kerimov cumhurbaşkanı seçilmiştir.

Kerimov’un Özbekçeyi resmi dil ilan etmesi ve Rusçanın bazı alanlarda etkinliği azaltması Özbek halkı tarafından da desteklenmiştir. Halen devlet başkanlığını İslam Kerimov yapmaktadır.

Türkmenistan

1985’te Türkmenistan Komünist Partisi BAşkanlığına Saparmurad Niyazov getirildi. Türkmenler arasındaki kabileciliği ortadan kaldırıp birliği sağlayan Niyazov, Türkmen dilinin resmi dil olmasını sağladı. Türkmenistan 1991’de bağımsızlığını ilan etti. Türkmenistan’ın bağımsızlığını tanıyan ilk ülke ise Türkiye oldu.

Bağımsız Devletler Topluluğu

8 Aralık 1991 ′de Rusya Federasyonu, Beyaz Rusya ve Ukrayna, SSCB′nin sona erdiğini ilan ederek Bağımsız Devletler Topluluğu′nu (BDT) kurduklarını açıkladı. Hala SSCB Devlet Başkanı olan Gorbaçov bu kararı tanımadı.
Gorbaçov′un tavrına karşın SSCB′yi oluşturan 15 cumhuriyetten 11 ′inin (Rusya, Ukrayna, Beyaz Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Özbekistan, Azerbaycan, Tacikistan, Ermenistan ve Moldovya ve Gürcistan) katılımıyla 21 Aralık 1991 ′de Kazakistan′ın başkenti Alma Ata′da zirve toplantısı yapıldı.

TİKA( TÜRK İŞ BİRLİĞİ VE KALKINMA İDARESİ BAŞKANLIĞI)

24 Ocak 1992’de başta Türk dilinin konuşulduğu ülkeler ve Türkiye’ye komşu ülkeler olmak üzere gelişmekte olan ülkelerin kalkınmalarına yardımcı olmak, bu ülkelerle ekonomik, kültürel ve teknik alanlarda iş birliği sağlamak amacıyla kurulmuştur.

TİKA’nın görev ve sorumlulukları arasında;

* ilgili ülkelerin kalkınmalarına yardımcı olabilecek projeler hazırlamak,
* bağımsız devlet yapılarını güçlendirmek,
* pazar ekonomisine geçiş çabalarını desteklemek,
* bu ülkelerin Türkiye’ye gelecek olan öğrencilerin eğitim faaliyetlerinin koordinasyonunu sağlamak gösterilebilir.

Doğu Bloku’ndan Sonra Avrupa’da Yeni Yapılanma

İki Almanya’dan Devlete

İki kutuplu dünyanın sembollerinden biri olan Berlin Duvarı 14 Ocak 1990’dan sonra yıkılmaya başlanmış, Federal Almanya Başbakanı Helmut Kohl ‘ün iki Almanya’nın birleşmesiyle ilgili olarak, önce sıkı bir iş birliğini sonra da aşamalı şekilde birliğiöngören planını SSCB’nin de kabul etmesiyle 3 Ekim 1990’da iki Almanya resmen birleşmiştir.

Berlin Duvarı’nın Yıkılması

Almanya′nın birleştirilmesi çabaları, Doğu Blokunun çökmesi ile birlikte 1989′da ortaya çıktı. Ülkede demokrasi için halk hareketi başladı. Doğu Almanya tarafından 1961 ′de inşa edilen Berlin Duvarı 9 Kasım 1989 tarihinde önce geçişe açıldı, sonra da yıkıldı.

Batı Alman Başbakanı Helmut Kohl iki Almanya′nın birleşmesini öngören bir plan hazırladı. Doğu Almanya′da 500.000 askeri bulunan SSCB plana karşı çıktı. Batı Alman Hükümeti, Haziran 1990′da SSCB′ye ekonomik sıkıntılarını aşabilmesi için 5 milyar mark tutarında kredi verebileceğini açıkladı.

Avrupa Ekonomik Topluluğundan (AET) Avrupa Birliğine (AB)

1957 ‘de imzalanan Roma Antlaşması ile “Avrupa Ekonomik Topluluğu” adını alan birliğin  politikalarının başarıya ulaşması sonucunda 1972’de üye sayısı altıdan dokuza çıktı.

7 Şubat 1992 ‘de imzalanan ve Kasım 1993’te yürürlüğe giren Maastricht Antlaşması ile Avrupa Topluluğu, “Avrupa Birliği” adını aldı. Avrupa Birliği 1 Temmuz 2013 itibarıyla Hırvatistan’ın da birliğe katılması ile üye sayısını yirmi sekize yüksetilmiştir.

a.Maastricht Kriterleri

1990-91 yılları arasında Avrupa Topluluğu üyesi ülkeler Avrupa′nın güvenliği ile ilgili çalışmalara hız verdi. 7 Şubat 1992′de 12 üye devlet Hollanda′nın Maastricht kentinde Avrupa Birliği′ni kuran Maastricht Antlaşması′nı imzaladı. 1 Ocak 1993′te yürürlüğe giren bu antlaşma ile; Avrupa ekonomik ve para birliği, güvenlik ve dış politika ortaklığı, Avrupa vatandaşlığı, adalet ve içişleri işbirliği oluşturuldu. Batı Avrupa Birliği′nin Avrupa′nın tek güvenlik sistemi haline getirilmesi kabul edildi.
Maastricht Antlaşması′nda ekonomik birliğin aşamaları, bu süreçte izlenecek ekonomik politikalar ile bunların gerektirdiği kurumsal değişiklikler düzenlenmiştir. Bu düzenleme çerçevesinde ekonomik birliğin son aşamasına geçiş öncesinde, üye ülke ekonomileri arasındaki farklılıkların giderilebilmesini için bazı kriterler tespit edilmiştir.

b.Kopenhag Kriterleri

21-22 Haziran 1993′te Kopenhag Zirvesi′nde Doğu Avrupa ülkelerinin birliğe dahil olabilmesi için gerekli koşullar tespit edildi. Bu kriterler Türkiye için de geçerlidir.

Türkiye ve Avrupa Birliği

Türkiye’nin AB Serüveni

Ankara Antlaşması ve Katma Protokol

Türkiye, AET’nin kurulmasından kısa bir süre sonra Temmuz 1959’da Topluluğa tam üyelik için başvurmuştur.

AET tarafından verilen cevapla, Türkiye’nin kalkınma düzeyinin tam üyeliğin gereklerini yerine getirmeye yeterli olmadığı bildirmiş ve tam üyelik şartları gerçekleşinceye kadar geçerli olacak bir ortaklık anlaşması imzalanması önerilmiştir.

Bu gelişmeler sonucunda 12 Eylül 1963’te Ankara Antlaşması imzalanmıştır.

Ancak Ankara Antlaşması, geçiş dönemi hükumetleri ve tarafların üstleneceği yükümlülükleri belirten Katma Protokol (1973) öngörüldüğü şekilde uygulanamamıştır.

Türkiye’nin Gümrük Birliğine Girişi

Türkiye, 14 Nisan 1987’de tekrar AB’ye tam üyelik müracaatında bulunmuş, süren müzakereler sonunda Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliği, 1 Ocak 1996 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Avrupa Birliğinin Genişleme Süreci ve Türkiye

Avrupa Birliği,1993 Kopenhag Zirve Toplantısı’nda aldığı kararlar uyarınca eski Varşova Paktı ülkeleri olan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerini kapsayan bir genişleme süreci başlatmıştır.

Türkiye ise genişleme kapsamına alınmamıştır.

10-11 Aralık 1999 tarihlerinde Helsinki’de yapılan AB Devlet ve Hükumet Başkanları Zirvesi’nde  Türkiye, oy birliği ile Avrupa Birliği’ne aday ülke olarak kabul edilmiştir.

Yeni Oluşum Sürecinde Balkanlar

Yugoslavya’nın Dağılması

Yugoslavya’nın dağılma sürecine gireceğine ilişkin ilk olumsuz işaret, 1989’da alındı. Bu, Sırbistan’ın zorlamasıyla, 1974 Anayasası’na, “Kosova” ile ilgili getirilen “yeni düzenleme” idi. Sırbistan, bu düzenleme sayesinde, Kosova Arnavutları’nın öteden beri devam eden
“cumhuriyet olma” taleplerine karşı, Kosova ve Voyvodina özerk bölgelerinin özerkliklerini sınırlandırmayı başardı ve Sırbistan içinde “de facto” (fiili) cumhuriyetler haline getirdi.

Sırp egemenliğinin ve baskının artmasıyla milliyetçiliğin güçlenmesi üzerine Slovenya Meclisi, 27 Eylül
1989 tarihinde Cumhuriyet Anayasası’nda yapılan ve özellikle Cumhuriyet’in ayrılmasına izin veren değişikliği oyçokluğuyla onayladı, 2 Temmuz 1990’da da cumhuriyetler arasında bağımsızlık ilan eden ilk cumhuriyet meclisi oldu.

Slovenya’nın bu hareketini, çok geçmeden diğer cumhuriyetler de izledi ve birliği oluşturan cumhuriyetler, uluslararası sahnede “bağımsız birer devlet” olarak ortaya çıktı. ( Sırbistan-Karadağ, Bosna Hersek, Hırvatistan ve Makedonya) Sonuçta, Yugoslavya (GüneySlav) birliği ortadan kalktı.

Kosova Sorunu

Sırplar, Dayton Antlaşması’nın imzalanmasından sonra Kosova’da yaşayan Arnavutlara baskı ve şidder uygulamaya başlamış, bunun üzerine Kosova halkı Kosova Kurtuluş Ordusunu kurmuştur.

Binlerce Arnavut’un hayatını kaybetmesine yol açan Sırp- Arnavut çatışmaları nedeniyle, bu olaylara NATO müdehale etmiş ve Sırp lider Miloseviç Kosova’dan çekilmiştir.

Arnavutluk’ta Demokratikleşme Süreci

Dünya Savaşı′ndan sonra kurulan Yugoslavya, Sırbistan, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Slovenya, Makedonya ve Karadağ′dan oluşan federal bir devlet idi. 1980′de Tito′nun ölümü ile cumhuriyetler arasındaki ilişkiler bozulmaya başladı.

Temmuz 1989′da Slovenya Parlamentosu bağımsızlığını ilan etti. Bunu Hırvatistan izledi. Bu iki gelişme Yugoslavya parçalanma sürecini hızlandırdı. Mart 1991′de Sırp-Hırvat çatışmaları başladı. Haziran 1991 ′de Yugoslav (Sırp) ordusu Slovenya′ya girdi. 8 Eylül 1991′de ise Makedonya bağımsızlığını ilan etti.

Orta Doğu ve Afganistan’daki Gelişmeler

Körfez Savaşları

Irak, 2 Ağustos 1990 tarihinde Kuveyt’i işgal etmiş  ABD ve Avrupa devletleri Irak’ın Kuveyt’i boşaltması için 15 Ocak 1991’e kadar süre tanınmıştır.

ABD Irak’la Çöl Fırtınası ve Ççl Tilkisi operasyonları yapmıştır.

2002 yılında ABD nükleer silah bahanesiyle Irak’a 150 bin asker sevk etmiş ve Nisan 2003’te İngiliz ve ABD kuvvetleri Bağdat’a girmiştir.

Devlet başkanı Saddam Hüseyin 2006 yılında isam edilmiştir.

Filistin Sorunu

– FKÖ’nün 12-20 Mart 1977’de Kahire’de 13. Filistin Ulusal Kongresi toplanmıştır. Bu kongrede eski Filistin’in bir kısım topraklarında bağımsız bir Filistin devletinin kurulması kararı benimsenmiştir.

– 1979 İsrail’le Mısır arasında imzalanan Camp David Antlaşması’ndan sonra İsrail 1980 yılında Batı Kudüs’ü topraklarına kattığını açıkladı.

– 1987 yılında Filistinliler işgal bölgelerinde “İntifada” ( Harekete Geçme)hareketini başlattılar.

– 1993 yılında FKÖ ( Filistin Kurtuluş Örgütü) lideri Yaser Arafat’la İsrail Başbakanı İzak Rabin arasında geçici Otonomi Antlaşması ( Oslo – I) imzalanmıştır.

– Bu antlaşmayla FKÖ ve İsrail, birbirlerini karşılıklı olarak tanıyorlardı. FKÖ, “İsrail devletinin barış ve güvenlik içinde yaşama hakkını tanıyor” ve İsrail adına Rabin de “İsrail hükümetinin FKÖ’yü Filistin halkının temsilcisi olarak tanımaya ve FKÖ ile görüşmeler sürdürmeye karar verdiğini” açıklıyordu.

– 29 Şubat 1994’te İsrail ile Filistin temsilcileri Paris’te iktisadi işbirliği anlaşmasını imzalanmıştır.

– 4 Mayıs 1994’te ise Y. Arafat ve İ. Rabin, Kahire’de barış anlaşmasını imzalarlar.( Gaze – Eriha Anlaşması) Bu anlaşmayla Filistin otonomi dönemi başlamıştır.

– Bu anlaşmayla İsrail Yahudi yerleşim birimlerinin güvenliğini sağlamayı, bütün Filistin topraklarını hava, kara ve denizden kontrol altına almayı Filistin yönetimine kabul ettirmiştir. Bunun karşılığında ise Filistinli tutukluları ve 9 bin kişilik bir Filistin Polis Gücünün kurulmasını kabul etmiştir.

– 29 Eylül 1995’te Washington’da Arafat ve Rabin, Batı Şeria anlaşmasını imzaladılar. (Oslo II) Bu anlaşma ise Batı Şeria’da Filistin otonomi bölgesinin genişletilmesine yöneliktir.

– 4 Mayıs 1999’da, Oslo (I)-Kahire anlaşmasına göre beş yıllık Filistin otonomi dönemi sona ermiştir. Ancak anlaşma şartlarına Filistin yönetiminin uymasına rağmen İsrail üstlendiği yükümlülükleri yerine getirmekten kaçınmış, bağımsız Filistin devletinin kurulmasını ve ilanını engellemiştir.

Afganistan’daki Gelişmeler

11 Eylül 2001’de ABD’nin New York şehrindeki Dünya Ticaret Merkezi’ne (İkiz Kuleler) ve ABD Savunma Bakanlığına (Pentagon) terör saldırısında bulunulmuş, ABD bu saldırılardan sorumlu tuttuğu terör örgütü El Kaide  lideri Usame bin Ladin’in Afgaistan’da bulunduğunu iddia ederek kendisine teslim edilmesini istemiştir.

Taliban yönetiminin olumsuz cevap vermesi üzerine 7 Ekim 2001 tarihinde Afganistan’a hava taarruzu başlatmıştır.2001 yılında Taliban yönetimden uzaklaştırılmıştır.

Taliban yerine Hamid Karzai Hükumeti kurulmuştur.

Orta Doğu’da Su Sorunu

Orta Doğu′da devletler arası ilişkilerde öne çıkan unsurlardan birisi de su sorunudur. Bölgedeki su kaynaklarına ya da sınırları aşan nehirlere sahip olma veya bunlardan daha çok yararlanma amacıyla yapılan girişimler önemli bir diplomasi unsuru halini almıştır.

Dicle, Fırat, Asi, Şeria ve Nil gibi Orta Doğu′nun başlıca nehirleri, kaynaklarından denize dökülene dek farklı ülkelerin topraklarından geçmektedir. Bu nehirlerin suyunun paylaşılması, devletler arası platformda önemini her geçen gün artıran bir konu durumundadır.
Örneğin, Nil sularının kullanımı meselesi Mısır, Sudan ve Etiyopya arasında önemli sorunlara yol açmaktadır. Şeria Nehri de suya büyük ihtiyaçları olan Ürdün ve Suriye ile İsrail arasında çekişme ve anlaşmazlık nedeni durumundadır.

Lübnan′dan doğarak Suriye′den geçen ve Türkiye′den denize dökülen Asi Nehri′nin kullanımı konusunda da sorunlar yaşanmaktadır. Lübnan ve Suriye′de yapılan barajlar vasıtasıyla bu iki ülke tarafından Asi Nehri′nden sulama amaçlı yararlanılmaktadır.

GAP ve Fırat-Dicle Anlaşmazlığı

Bölgenin üzerinde en çok tartışılan sınır aşan akarsuları ise Dicle ve Fırat′tır. Türkiye, Keban Barajı projesi sırasında akarsularının kullanımının bir anlaşmaya bağlanması amacıyla Suriye ve Irak ile 1965 yılında ortak bir toplantı yapılması üzerinde durmuştur. Ancak bu toplantı gerçekleşememiştir.

GAP, Dicle ve Fırat nehirlerinden yararlanan Suriye ve Irak tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Türkiye′nin, Atatürk.Barajı′nda 13 Ocak 1990 tarihinden itibaren su tutulmaya başlanması nedeniyle bir ay süreyle Fırat Nehri′nin akışını durduracağını açıklaması Suriye ve Irak tarafında tepkilere yol açmıştır.

GAP ile birlikte Türkiye, Suriye ve Irak arasında Dicle ve Fırat′ın paylaşılmasından doğan su sorunu belirginleşmiştir. Türkiye, 1987′de Fırat Nehri′nden saniyede 500 metreküp su bırakmayı kabul etmiş, Dicle ve Fırat üzerindeki egemenlik haklarından ödün vermeden “Barış Suyu Projesi”ni ortaya atmıştır.

Değişen Dünya ve Türk Dış Politikası

Rusya Federasyonu

Kafkaslar Türkiye′nin uluslararası dış politikalarına etkisi yanında, bölgedeki Türk unsurlar nedeniyle ile iç politikasında da önemli rol oynamaktadır. Orta Asya′da bağımsızlıklarına kavuşan Türk Cumhuriyetleri ile Türkiye′nin temasının sağlanmasında Kafkaslar adeta bir köprü vazifesi görmektedir.

Kafkasların bir barış kuşağı ve Rusya ile bir tampon bölge teşkil etmesi Türkiye için önemlidir. Gürcistan ile iyi ilişkiler kuran Türkiye, Ermenistan ile de ilişkilerini normalleştirmeye çalışmaktadır. Türkiye Azerbaycan′ın komşuları ile olan sorunlarının çözülmesine yardımcı olmak için çaba harcamaktadır.

Kafkaslar, coğrafi yakınlık, ekonomik işbirliği imkanları ve doğal kaynakları nedeni ile Türkiye için önemli bir ilgi alanı durumundadır. Türkiye bölge ülkelerinin birbirleriyle ve uluslararası sistemle ekonomik ve siyasi yönden bağlarını artırmasına çalışmaktadır. Bakü Tiflis Ceyhan Petrol Boru Hattı Türkiye′nin bölgedeki etkinliğini son yıllarda artıran bir başka gelişmedir.

Kafkasya

Bakü-Tiflis-Ceylan(BTC) boru hattı projelerinin yapımına 2002’de başlanmış; 2005’te tamamlanan hat, faaliyete geçerek Azeri petrolünü taşımaya başlamıştır. Rusya tepki göstermiştir. Türkiye’nin önemi artmıştır.

BTC ile paralel olarak geliştirilen Güney Kafkasya Boru Hattı (GKB) ile Azerbaycan doğal gazının Şah Deniz Projesi’yle Gürcistan ve Türkiye üzerinden dünyaya pazarlanması hedeflenmiştir.

Trans Anadolu Projesi: (TANAP) ile Azerş ŞAh Deniz 2 Gaz Sahasındaki doğalgaz  Türkiye üzerinden  Avrupa’ya taşınmıştır. (Enerjinin İpek Yolu)

Orta Asya Türk Cumhuriyetleri

Orta Asya’daki Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlığını kazanmalarının ardından Türkiye, bu ülkelerle ikili ilişkileri ve iş birliğini daha  da güçlendirmeyi amaçlayan bir politika izlenmektedir.

1992’den itibaren düzenlenen Türkiye ve Türk cumhuriyetlerinin katılımı ile gerçekleştirilen ” Türkçe Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları  Zirvesi” bu ülkeler arasındaki iş birliği ve dayanışmayı geliştirilmede önemli bir adım olmuştur.

Karadeniz Ekonomik İş Birliği Teşkilatı (KEİ)(1992)

1992 yılında Türkiye öncülüğünde kurulmuştur.

Amacı; KEİ üyesi ülkelerin potansiyellerinden coğrafi konumlarından, ekonomilerinin birbirlerini tamamlayan özelliklerinden faydalanarak ekonomik, teknolojik ilişkileri geliştirmelerini sağlamak ve Karadeniz’in bir barış ve refah bölgesi olmasına çalışmaktır.

KEİ’nin kurucu üyeleri, Arnavutluk, Azerbeycan, Bulgaristan, Ermenistan,Gürcistan, Moldova, Romanya, Rusya, Türkiye, Ukrayna ve Yunanistan’dır.Sırbistan ise sonradan katılmıştır.

Balkanlar

Yugoslavya’nın dağılması ile birlikte Türk ve Müslüman halkların da yaşadığı bu topraklar, Türkiye’nin dış politikasında önemli bir yer edinmiştir.

Batı Trakya Türklerinin haklarını Yunanistan’da savunan Doktor Sadık Ahmet şüpheli bir trafik kazasında ölmüştür.

1980 Sonrası Türkiye

Siyasi Gelişmeler

1983 milletvekili genel seçimlerinde Turgut ÖZal’ın liderliğindeki Anavatan Partisi (ANAP) iktidara gelmiş, ANAP Hükumeti, ekonominin liberalleşmesi konusunda hızlı adımlar atmıştır.

31 Ekim 1989’da TBMM kararıyla Cumhurbaşkanı olan Turgut Özal’ın yerine Yıldırım Akbulut Başbakan olmuş, 1991 seçimleri sonucunda Süleyman Demirel başkanlığında DYP-SHP koalisyon hükumeti kurulmuştur. Turgut Özal’ın 1993 yılında ölümü ile Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı olmuş, Tansu Çiller ise Başbakan olmuştur.

1995 ile 2001 yılları arasında  Türkiye’yi Necmettin Erbakan, Mesut Yılmaz ve Bülent Ecevit başbakanlığındaki koalisyon hükumetleri yönetmiştir.

Mayıs 2000’de Ahmet Necdet Sezer cumhurbaşkanı seçilmiştir.

2002 yılından itibaren Adalet Kalkınma Partisi’nin (AKP) kurduğu hükumet ülkeyi yönetmektedir.Görev süresi dolan Ahmet NEcdet Sezer’in yerine 2007 ‘de Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçilmiştir.

2014’te Recep Tayyip Erdoğan halk tarafından Cumhurbaşkanı seçilmiştir.

Kızılay 2005’ten 2008’e kadar Endonezya, Tayland, Lübnan, Sudan, Irak, Filistin, Gazze, Gürcistan’a yardımlar yapmıştır.

28 Şubat Süreci(1997)

Postmodern Darbe Denilmektedir.
MGK’da alınan karar gereğince Necmettin Erbakan’ın başında olduğu Refah Yol Hükumeti istifa etmiştir.

27 Nisan Muhtırası(2007)

TSK, İnternet üstünden bir bildiri yayınlayarak laiklik ve laiklik karşıtı irticai eylemler noktasında hükumeti uyarmıştır.

Gezi Olayları(2013)

Taksim’de Tarihi Topçu kışlasının yeniden yapılma projesi sırasında bazı ağaçların kesilmesi sonrası ülke çapında yaşanan eylemlerdir.

Fetö ve 15 Temmuz

– Fetö/PYD (Paralel Devlet Yapılanması) terör örgütü 2016’da ülke yönetimini ele geçirmek istemiştir.
– Köprüler kapatılmış, Genelkurmay işgal edilmiş, Gölbaşı Polis Özel Harekat merkezi ve cumhurbaşkanlığı bombalanmıştır.
– Şehit Astsubay Ömer Halis Demir, darbeci general Semih Terzi’yi vurmuştur.
– 15 Temmuz Kalkışması, Türk halkının kararlı duruşuyla başarısız olmuştur.

Sonrasında;

– Boğaziçi Köprüsü, 15 Temmuz Şehitler Köprüsü oldu.
– Kazan ilçesinin adı Kahramankazan oldu.
– Ankara Kızılay Meydanı, 15 Temmuz Kızılay Milli İrade Meydanı oldu.
– Niğde Üniversitesi, Ömer Halis Demir Üniversitesi oldu.
– Ilgaz Tüneli, 15 Temmuz İstiklal Tüneli oldu.
– 15 Temmuz “Demokrasi ve Milli Birlik Günü” olarak ülkemizde kutlanmaktadır.

Terörizm

Jeopolitiği ve coğrafi konumu Türkiye’nin birçok dış güçler bakımından ihmal edilemeyecek bir bölgede bulunduğunu göstermektedir. Komşu ülkelerin istikrarsız siyasi yapıları; niyet ve araçları yönündeki güvenliğimizi tehdit edici politikaları; Türkiye’nin güçlenmesi karşısında duydukları korku sıcak savaşa başvuramadıkları için terörü desteklemelerini gündeme getirmektedir.

Bu gün Türkiye ile bir “sıcak savaş “a girmeyi kendi açılarından faydalı görmeyen bu ülkeler Türkiye’de yıkıcı unsurları bularak onları eğiterek perde arkasından “Soğuk Savaş “yolu ile Türkiye yurdunu bölmek ve Türk milletini içten çökertmek hedefini gütmektedirler.
Terörle mücadelede başarılı olunabilmesi için sadece güvenlik güçlerinin önlem ve çalışmalarının yeterli olmayacağı açıktır. Çünkü terörizm, sadece bir güvenlik sorunu değildir. Aynı zamanda ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi nedenlere de bağlı bir olgudur. Bu nedenle terörle mücadele de bütün kurum ve kuruluşların ortak tavır takınmaları ve bu konuda üstlerine düşen görevleri en iyi şekilde yapmaları gerekmektedir.

Türkiye’de terörizm tehdidinin ortadan kaldırılabilmesi için;

– Terör örgütlerinin hedef kitlesi durumunda bulunan gençleri terör örgütlerinin propagandalarından korumak için eğitim seviyelerinin yükseltilmesi ve terör örgütlerinin zararlı faaliyetlerine karşı gençlerin bilinçlendirilmesi,
– Terör örgütlerinin istismar ettiği işsizlik oranının düşüklüğünü gidermek için üniversite mezunu olan çalışma çağındaki gençlerin yeni istihdam alanları yaratılması,
– Ülkedeki sanayi yatırımlarının geliştirilmesi, yan sanayi dallarının açılmasıyla beraber insanların gelir seviyelerinin yükseltilmesi ve yaşam şartlarının yükseltilmesi,
– Ülkedeki gelir dağılımındaki adaletsizliğin giderilmesi, büyük şehirlerdeki gecekondulaşmanın ve çarpık kentleşmenin önlenmesi,
– Eğitim ve sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması, bireylerin insan haklarının ve özgürlüklerinden tam olarak yararlanılmasını sağlamak, gibi uygulamalara başvurulabilir.

17 Ağustos 1999 Depremi

17 Ağustos 1999 ‘da meydana gelen 7.4 büyüklüğündeki depremin  merkez üssü, İzmit’in 12 km güneydoğusudur.

Deprem, kentleşme ve nüfus yoğunluğunun fazla olduğu, önemli endüstri tesislerinin bulunduğu İstanbul, Kocaeli, Sakarya, Bolu, Bursa, Zonguldak, Eskişehir ve Yalova illerinde can ve mal kaybının oldukça fazla olmasına sebep olmuştur. Depremin yaşandığı bölgede, Türkiye’nin çeşitli illerinden göç eden insanların bulunması depremin etkilerini yurt genelinde yaymıştır.

17 Ağustos Depremi’nin sanayi tesislerine zarar vermesi; iş gücü, üretim ve ihracat kaybı Türk ekonomisinş olumsuz etkilemiştir.Devlet Planlama Teşkilatı tarafından yapılan çalışmalar sonucunda 7 eylül 1999 tarihli raporla ekonomik kayıp 9-13 milyar dolar arası olarak hesaplanmıştır.

GAP( Güneydoğu Anadolu Projesi)

Aşağı Fırat ve Dicle havzalarındaki geniş ovalardan oluşan Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde: Adıyaman, Batman, Diyarbakır, Gaziantep, Kilis, Mardin, Siirt, Şanlıurfa ve Şırnak illerini kapsayan “Güneydoğu Anadolu Projesi” kavramı, Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde yapımı öngörülen barajlar, hidro elektrik santraller ile sulama tesislerinin yanı sıra kentsel ve kırsal alt yapı, ulaştırma, sanayi, eğitim, sağlık, konut, turizm ve diğer sektörlerdeki yatırımları da içine alan ve yörenin topyekun sosyo-ekonomik kalkınmasını hedefleyen, çok sektörlü, entegre ve sürdürülebilir bir kalkınma anlayışı ile ele alınan bir bölgesel kalkınma projesi olarak anlaşılmaktadır.

Proje tamamlandığında, yılda 50 milyar metreküp’ten fazla su akıtan Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde kurulan tesislerle, Türkiye toplam su potansiyelinin %28’i kontrol altına alınacak, 1,7 milyon hektarın üzerinde arazinin sulanması ve 7476 megavatın üzerinde kurulu bir kapasiteyle, yılda 27 milyar kilovat saatlik elektrik enerjisi üretilmesi sağlanacaktır.

GAP’ın meydana getireceği yüksek tarım ve sanayi potansiyeli Bölgede gelir düzeyini 5 kat artıracak, Bölge nüfusunun yaklaşık 3,8 milyonuna iş imkânı yaratılacaktır.

Küresel Sorunlar

Küresel Isınma

Atmosferdeki doğal sera etkisinin, insan  faaliyetleri sonucunda daha da artarak küresel boyutta aşırı ısınmaya neden olmasına  küresel ısınma denir.

Fosil yakıtlarının dumanı ve endüstri gazlarının atmosfer dengesini bozması,  Karbondioksit metan gibi sera gazlarının kontrolsüz olarak atmosfere salınması, Sanayi Devrimi ile başlayan aşırı kirlenmenin artarak devam etmesi, yeterli derecede önlem alınmaması, her yıl milyonlarca ton “karbon”un atmosferde birikmesi küresel ısınmanın belli başlı gerekçelerdir.

Çevre Kirliliği

Doğal dengenin, tüm canlıların yaşamını tehdit edecek derecede ve büyük oranda insan faaliyetleri sonucunda kirlenerek bozulmasıdır.

Çevre Kirliliğine: Filtre edilmeden atmosfere zehirli gazlar bırakılması, Asit yağmurları sonucu “Orman Ekosistemi”nin yok olması, Aşırı tarımsal ilaç kullanılmasıyla “Kimyasal Kireçlenme” oluşması, Sularda, tarım topraklarında “Kurşun” vb. ağır metallerin birikmesi, Teknoloji kazaları ve doğal afetler, gibi etkenler yol açmaktadır.

Çevre Kirliliğinin önlenmesi için: Toplumun, çevre sorunlarına karşı duyarlılığı arttırılmalı, Kimyasal atıkların etkileri ve petrol sızıntıları uydulardan izlenmeli, Kirlilik temizleme çalışmalarında ileri teknolojiler kullanılmalıdır.

Çernobil Nükleer Kazası

1986’da Ukrayna’daki Çernobil Nükleer Güç Reaktörü’nün 4. ünitesinde meydana gelen bu kazayla  büyük miktarda ortaya çıkan radyoaktif serpinti tüm Avrupa’ya ve Türkiye’ye (Karadeniz Bölgesi’ne) yayılmış, milyonlarca insan etkilenmiştir. Nükleer enerji ve santraller bu olaydan sonra tartışma konusu olmuş, çevre sorunlarına duyarlılık artmış, yeşil dostu politikalar( yeşil mimarlık) izlenip güneş enerjisi önem kazanmıştır.

Salgın Hastalıklar

Küreselleşen dünyamızda çok sayıda insan uzak mesafelere sık sık seyahat etmektedir. Böylece herhangi bir salgın hastalık kısa sürede yayılarak küresel bir salgına dönüşmekte, dünyayı tehdit eden önemli sorunlardan biri hâline gelmektedir.

Yeni salgın hastalıkların yanında tüberküloz, kolera, veba ve sıtma gibi daha önceden bilinen bazı hastalıkların çeşitli ilaçlara ve antibiyotiklere karşı direnç geliştirmesi bu hastalıkların da tehlike yaratmasına neden olmuştur. Bunun yanında tropikal hastalıklar hâlâ büyük bir tehlike olmaya devam etmektedir. Dünya Sağlık Örgütüne göre, uzun ve maliyetli bir süreç olan yeni ve etkili ilaçların geliştirilmesi, hastalıkların yayılma hızına ayak uyduramamaktadır.

Dünyada son 25 yıl içinde etkili olan salgın hastalıklardan bazıları: AİDS, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi, Kuş Gribi, SARS (Akut Solunum yolu Yetmezliği Sendromu), Hepatit, Sıtma, A/H1N1 Virüsü (Domuz gribi)

Diğer Gelişmeler

– Nanoteknoloji önem kazanmştır.
– 1996’da Dünya’da “Dolly”, Türkiye’de ise “Oyalı” isimli koyunlar kopyalanmıştır.
– 1998’de Uluslararası Uzay İstasyonu’nun yapımına başlanmıştır.
– 2008’de ABD’ye ait Phoenix( Anka Kuşu) adlı uzay aracı Mars’a (Kızıl Gezegen) gönderilmiştir.
– İlk başarılı el nakli Fransa’da yapıldı.
– 2006’da Julian Assange tarafından kurulan Wikiaks sitesi dünyadaki yozlaşma ve kötülükleri internet üstünden yayılmaya başlamıştır.
– 2007’de dünyada ilk siber saldırı Estonya’da yapılmıştır.

KPSS Ortaöğretim Tarih Konuları için tıklayınız.

yorumlar
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

yorum-yaz
BİR YORUM YAZIN

Soru: 80 + 2 kaçtır?